Recommended Post Slide Out For Blogger

4 Şubat 2015 Çarşamba

' Bugün demokrasi en iyi çokluklar arasında formüle ediliyor'

İtalya'da post-işçi geleneğinden ROAR, Marksist düşünürlerle- David Harvey, Serocko Horvat dahil- güncel meseleler üzerine görüşmeler gerçekleştirdi. İtalyan Marksist Antonio Negri'yle Lorenzo Cini ve Jerome Ross'un mülakatı da bu görüşmelerin parçası. Mülakatın 'başlama vuruşu' Negri'nin çalışmalarındaki artı değer üretiminin fabrikanın dışına, metropollere taşmasına dair teorik bir zeminde gerçekleşti. İkinci durak ise, -başlangıç noktasına bağlı kalarak-  Brezilya ve Türkiye örneğinde olduğu gibi kentlerdeki ayaklanmalar. Negri'ye göre her iki ülkedeki ayaklanmaların ortaklığı ikisinin de biyopolitik mücadele olması. Mülakat bu tanımlamayla birlikte İspanya, Yunanistan, Arap coğrafyasındaki mücadelelere kayıyor. Oldukça verimli geçen röportajın özü- bence- son cümlede: Demokrasi kavramını en iyi formüle eden çokluktur. Dünyadan çeviri kollektifinin paylaşımını aktarıyorum. 


Son yıllarda, sizin yaklaşımınızla Harvey’inki (David) arasında bir çakışma olmuş gibi görünüyor. Çalışmalarınızdaki en önemli üst üste düşmenin ne olduğunu düşünüyorsunuz ve ana fark veya gerilim olarak neyi görüyorsunuz?
Harvey’in aldığı pozisyonlar ile benim şu anki görüşleriminki arasında, en açık olarak da üretken emeğin, yaşayan emeğin – yani artı değer üretme kabiliyetine sahip olan emeğin – çağdaş dönüşümü konusunda çok net ve açık bir çakışma var gibi geliyor bana. Marx’ınThe Fragment on Machines’teki dilini kullanacak olursam, Harvey’in çalışmaları ile benimkiler arasında, değer formlarının dönüşümünün analizinde, yani büyük ölçekli sanayi yapılarına bağı ile değerden, toplumun yalnızca üretim alanında değil, aynı zamanda yeniden üretim ve dolaşımda da tamamen sermayenin mantığına tabi olduğu günümüzdeki duruma atılan adımda, kayda değer bir ortak zemin olduğunu söylerdim.
İtalyan işçiciliği [operaismo], 1970’ler sonunda hâlihazırda böyle bir analiz geliştirmiş ve o dönemde, kendisini daha geniş toplumsal alan içinde konuşlandıracak yeni mücadele formları önermişti, çünkü toplumsalın değer üretiminde bir mevki haline geldiğini anlamıştık. Artı değer üretiminin mevkisinde, fabrikadan daha geniş metropole doğru çok önemli bir kayma yaşandığını daha o yıllarda belirlemiştik. Ve bu aynı kayma, bence Harvey’in çalışmalarının da merkezi haline geldi. Bu temel bir nokta: buradan, hem artı değer elde etme meselesi hem de kârın ranta dönüşmesi meselesi çağdaş kapitalizmin Harvey’in ve benim geliştirdiğim eleştirel analizinin merkezi haline geldi.
Peki, o zaman farklar neler? Sanırım bu sadece bir şecere meselesi, bizi bu ortak analize getiren teorik güzergâh. Bu sonuçlara, aslında tüm bir işçici yaklaşımın dayandığı konsept olan emeğin niteliğindeki dönüşümünün analizinden başlayarak ulaştım. Yani, işçici “emeğin reddi” konseptinden başladım. Bu fikir ile, iki şeyi kastediyorduk. Bir yanda, bunu, kapitalist düzendeki temel norm olarak değer yasasının reddi olarak ele alıyorduk. Öte yanda bunu daha yapıcı bir şekilde, fabrikanın ötesinde, daha geniş bir toplumsal düzeydeki yeni iş üretkenliği formlarının tanınması çağrısı olarak yorumladık. Emeğin iç dönüşümünün bu Marxçı analizinden, Harvey’in ulaştığı – ve üzerine daha kapsamlı bir ampirik analiz geliştirdiği – aynı sonuçlara ulaştık.
Üretken emek konsepti ile ilgili söylemiş olduklarınızdan başlayarak, sizinle çağdaş mücadele formları ve bunların içeriği konusuna eğilmek istiyoruz. Michael Hardt ile birlikte kaleme aldığınız Commonwealth kitabınızda, bir zamanlar fabrikanın işçi sınıfı için ifade ettiği çokluğun bugün metropol olduğunu yazdınız. Bu paradigma değişiminin ışığında, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerde patlak veren son ayaklanmalarda, metropol yaşamının üretimi ve yeniden üretimi ile ilgili meselelerle bağlantılı bir dizi mücadeleyi, metropol düzeyinde verilen yeni bir sınıf mücadelesinin örnekleri olarak tanımlamak size isabetli geliyor mu?
Evet, hem de çok. Hem Türkiye’de hem de Brezilya’daki mücadeleler net şekilde biyo-politik mücadeleler. O zaman bu biyo-politik boyutu daha önce tartıştığımız yeni emek formları ile nasıl bağlantılandırabiliriz? Bu, Empire [İmparatorluk] üzerinde çalışmaya başladığımız 1995’ten beri Michael Hardt ile birlikte uğraştığımız bir mesele. Emek toplumsal emek haline geliyorsa, üretim ve kapitalist baskı toplumsal alanı yutuyorsa, bios meselesinin temel bir mesele halinde geldiğini düşündük. Refah devleti etrafında gelişen mücadeleler dizisi, sınıf mücadelesinin merkezi yönlerinden biri haline geliyordu. Bu keşif, üretken emeğin sadece (hatta esas olarak) maddi bir etkinlik olmadığını, aynı zamanda (ve çoğunlukla) maddi olmayan da bir etkinlik olduğunu anladığımızda, daha da önemli hale geldi. Yani bakımla, şefkatle, iletişimle bağlantılı ve genel hatlarıyla ‘jenerik olarak insan’ süreçleri ve etkinlikleri olarak adlandırabileceğimiz bir etkinlik.
Üretken sürecin temel olarak biyopolitik bir süreç haline nasıl geldiğini anlamamıza yardımcı olan şey, ‘jenerik olarak insan’a olan bu dikkatti. Sonuç olarak, politik olarak daha önemli mücadeleler, kendilerini biyopolitik alanda konuşlandıranlar haline geldi. Bu, daha somut kavramlarla ne anlama geliyordu? Kapsamlı ve nihai bir cevabımız yoktu. Evet, örneğin sağlığın ve eğitimin özelleştirilmesine karşı mücadele edilmesi gerektiğini sezebiliyorduk fakat daha sonra 2011’in müthiş mücadelelerinin bize gösterdiği şeyi tam olarak kavrayamıyorduk da. Biyopolitik diskurun tam olarak kendini ifade etmesi, yani çağdaş mücadelelerin yeni karakteri, bu mücadelelerle oldu. Ve metropolün bunun temel ortamı olduğu çok net hale geliyor. Bu demek değil ki her zaman öyle olacak, ancak bugün metropolün bu mücadelenin kritik mevkisi olduğu kesin.
Paris’te 1995’teki metropol grevi, bunu anlamamı sağlayan önemli bir olaydı. Paris gibi karmaşık ve boğumlu bir şehir, ulaşımdan başlayarak kenti bütün olarak bloke eden mücadeleyi tamamen destekledi. Bu mücadele, o yıllarda metropol sahnesinde ortaya çıkmakta olan çatışma ve bilgi formlarının işbirliğine dönük ve duygusal öğelerini paradigmasal anlamda ifade ediyordu. Bu yönlerin, işbirliği ve duygusal üretimle bağlantılı olarak, tamamen biyopolitik olan çağdaş metropol mücadelelerinin halen merkezinde olmaları tesadüf değil.
2011’de başlayan mücadele döngüsü, yeni bir kuruluş sürecinin olası doğumuna dair ipuçları verdi. Bugün bu hareketlerin birçoğu Michael Hardt ile birlikte, eski rejimin yeniden tesisine yol açan ‘termidoryen[1] kapanış’ olarak adlandırdığınız bir süreçle yüz yüze gibi görünüyor. Bu mücadelelerin şu anki durumunu nasıl analiz ediyorsunuz? Mevcut sonucu önlemek için neyi farklı yapmak gerekirdi?
Başlangıç olarak, bazı ayrımlar koymamız gerekiyor. Örneğin İspanya’daki seferberlik, bugün halen belirgin bir güce ve bir derece siyasal özgünlüğe sahip ve kısmen İspanya’nın, iç savaştan, tamamlanmamış demokratik geçişle Sosyalist Parti’nin başarısızlığına kadar, yirminci yüzyıldaki acılı tarihinden kaynak aldığı da görülmesi gereken, önemli bir fenomen teşkil ediyor.
Öte yandan, Occupy gibi, bilişim işçi sınıfının bir ifadesinden çok orta sınıfların seferberliği gibi görünen, çok daha muğlak bir fenomen söz konusu. Yine de, bu çok açık zayıflıkların ötesinde, Occupy bile önemli derecede bir özgünlük sergiledi, özellikle de borç ve finans kapital meselesi konusunda gelişen mücadele açısından.
Son olarak, bir süre dikkat verdiğimiz tek mesele olan ve ne yazık ki nihayetinde trajik şekilde sona eren Arap süreci var. Açık konuşursak, tek ‘termidoryen’ sonuç, görünürde demokratik ama özünde sahte bir düzenin tesis edildiği Tunus örneği oldu. Geri kalanı için, sadece devrimlerin başlangıcına şahitlik ettik, yani, başka her şeyden çok Bastille’in alınması. Her halükarda, son derece açık ifade edilmiş bu devrimci sürecin önünde daha çok zaman olduğuna ve şu anda halen olasılıklara açık olduğuna inanıyorum.

3 Şubat 2015 Salı

Syriza, Yunan solu ve sol dalgayı anlama kılavuzu


Syriza merkez komite üyesi Stathis Kouvelakis'le Sebastien Budgen Jacobin, için geçen ayın sonlarında uzun bir röportaj gerçekleştirmiş King’s College’da siyaset teorisi dersleri de veren Kouvelakis,  Philosophy and Revolution from Kant to Marx’ın yazarı, aynı zamanda da Lenin Reloaded [Yeniden Lenin, çev. Cumhur Atay, Otonom, 2011] ve Critical Companion Contemporary Marxism’in [Çağdaş Marksizm İçin Eleştirel Kılavuz, çev. Şükrü Alpagut, Yordam, 2014] editörlerinden. Syriza'nın seçim başarısı ve Yunanistan radikal solunu anlamak için oldukça verimli geçen röportajı dünyadan çeviri kollektifi, Türkçe'ye kazandırmış, paylaşıyorum. 


Biraz Syriza’dan bahseder misin; radikal sol partilerin bu koalisyonu ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Syriza, birçok farklı örgüt tarafından 2004’te bir seçim ittifakı olarak kuruldu. En büyük bileşeni Alexis Tsipras’ın partisi Synaspismos’du (ismi başlangıçta Sol ve İlerleme Koalisyonu’ydu, sonradan Sol ve Hareketler Koalisyonu oldu). Synaspismos, komünist hareket içerisindeki bir dizi ayrışmadan sonra kurulmuştu ve 1991’den beridir varlığını ayrı bir parti olarak sürdürüyordu. Diğer yandan Syriza çok daha küçük oluşumlar da içeriyor. Bunların bazıları eski Yunan aşırı solundan, özellikle ülkenin ana Maoist gruplarından olan Yunanistan Komünist Örgütü’nden (KOE) gelenler. Bu örgütün Mayıs 2012 seçimlerinde meclise giren üç milletvekili vardı. Aynı şey Troçkist bir gelenekten gelen İşçilerin Enternasyonalist Solu(DEA) ve çoğunlukla komünist geçmişi olan diğer birçok grup için de geçerli. Örneğin, eskiKomünist Parti (İç) çıkışlı Komünist Ekolojik Sol Yenilenme (AKOA).

Syriza koalisyonu 2004’te kuruldu ve başlarda mütevazi diyebileceğimiz bir başarısı vardı. Buna karşın yüzde 3’lük barajı aşıp meclise girmeyi de başardı. Uzun lafın kısası, Syriza Yunan radikal solunun görece karmaşık bir şekilde yeniden harmanlanmasından meydana geldi. 1968’den itibaren radikal sol iki kutba ayrılıyor. İlk kutup, Yunan Komünist Partisi (KKE), ki kendisi de kendi içinde iki bölünme yaşamıştı: İlki 1968’de Albaylar cuntası zamanındaAvrokomünizm eğilimli KKE’nin (İç) ortaya çıkmasına yol açan bölünme, ikincisi de 1991’de Sovyetler’in dağılmasından sonraki.
Avrokomünist parti 1987’de bir bölünme yaşadı. Bu bölünmede, başından itibaren Synaspismos’a katılan Yunan Solu (EAR) sağcı, AKOA olarak yenilenen kesim ise solcu kanadı oluşturuyordu. Bu bölünmelerden sonra geriye kalan KKE oldukça gelenekçi, 1991’deki bölünmelerden sonra daha da bir katılaşan Stalinist bir çerçeveye yapışıp kalmış bir parti haline geldi. Partinin yeniden kuruluşu sekter ve kavgacı bir zemin üzerine oldu. Yine de işçi sınıfı, halk katmanları ve bunun yanı sıra, özellikle öğrenciler olmak üzere gençlik arasında hatırı sayılır bir destekçi tabanına ulaşmayı başardı.
Diğer kutup, Synaspismos, 2004’te Syriza’nın kuruluşuyla genişlemeye başladı; ki zaten kendisi de zamanında KKE’den ayrılan iki farklı grubun birleşmesiyle ortaya çıkmıştı. Synaspismos zaman içerisinde belirgin şekilde değişti. 90’ların başında Maastricht Anlaşması’nı imzalayabilecek bir partiydi ve temel olarak sol yelpazenin ortasındaydı.
Ama işte heterojen bir partiydi ve içinde bir sürü değişik akımı barındırıyordu. Çok çetin geçen iç mücadeleler, partinin sağ ve sol kanatlarını karşı karşıya getirdi ve sağ kanat yavaş yavaş kontrolü kaybetti. Syriza’nın kuruluşu da Synaspismos’un sola dönüşünü bir anlamda resmileştirdi.
Komünist geleneğin Synaspismos’a ne gibi bir etkisi oldu?
Parti kültürünün genelinde, komünist matris açık bir şekilde hissediliyor. Partiyi oluşturan iki parçadan biri, 70’lerden itibaren beliren Yeni Toplumsal Hareketlere açılım yapan Avrokomünist-etkisinde bir eğilimden geliyor. Bu açılım sayesinde parti örgütsel ve teorik referans noktalarını yenilemede, radikalizmin yeni biçimlerini kendi mevcut Komünist yapısına aşılayabilmede yetkin olduğunu kanıtladı.
Syriza, bir yandan sendikal harekete kayda değer müdahaleler yapmaya devam ederken, diğer yandan feminist hareketler, gençlik hareketleri, alternatif küreselleşme ve ırkçılık karşıtı hareketler ile LGBT akımları ile ilişkiye geçme konusunda da rahat bir parti. Diğer parça, 1991’de KKE’den ayrılan kadro ve üyeler katmanından geliyor. Bunların büyük kısmı şimdi Sol Akım içerisinde yer alıyor. Aynı zamanda önderlikteki çoğunluk grubunun üyelerinin ve kadroların da birçoğu bu çizgiden geliyor.
Parti kadrolarının ve aktivist tabanının ana olarak eğitimli ücretliler, diplomalılar olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Çok kentli bir seçmen, aydınlar arasında çok güçlü bağları olan bir parti. 1989-1991 ayrışmalarından bu yana aydın çevrelerle bu türden ayrıcalıklı bir ilişkiyi kaybetmiş olan KKE’nin aksine Synaspismos, çok yakın bir zamana kadar yükseköğretim sendikasında mutlak çoğunluğa sahipti.

Parti önderliği ayrıca komünist damgası taşıyor. Tsipras’ın yaşı seni şaşırtmasın: kendisi 1990’ların başında KKE gençlik örgütünde bir aktivist olarak başladı. Eski kadroların ve önderlerin birçoğu yeraltı döneminde yan yana mücadele verdiler ve hapishaneden ve sınır dışı kamplarından geçmiş insanlar. Tam da bu nedenden dolayı Yunan radikal solunda bir kardeş kavgası atmosferi var, gerçi şu an sadece KKE bunu sürdürüyor (Synaspismos ve sonra da Syriza’yı “hain” diye yaftalıyor ve bu nedenle Syriza onlar için “baş düşmanı” temsil ediyor). Bundandır ki, Syriza Mayıs 2012 seçimlerinden sonra neredeyse tüm partilerle iki ilişkiler kurduğunda — hükümet kurmayı denemeye hakkı olduğu zaman yani — KKE görüşmeyi dahi reddetti.

Peki, Syriza’nın çizgisini nasıl tanımlarsın? Bu koalisyonun da anti-kapitalist bir hat izlediğini mi söylersin yoksa faaliyeti daha aşamalı, reformist bir yaklaşımın mı parçası?
Programatik ve ideolojik kimliğine bakılırsa, Syriza’nın oldukça antikapitalist bir çizgisi var; ve kendisini sosyal demokrasiden çok keskin bir şekilde ayrıştırdı. Bu nokta, Synaspismos’taki sosyal demokratlarla ittifak eğilimlerinin, gerek yerel düzeyde gerekse sendikal harekette, sosyal demokratlarla hiçbir anlaşmaya ya da koalisyona yanaşmayan eğilimlerce alaşağı edildiği Synaspismos’un kendi içindeki mücadele tarihini düşündüğümüzde daha önemli bir hal alıyor.

2006’da Alekos Alavanos’un başkan seçilmesiyle, Synaspismos’un Sosyal Demokrat kanadı, kontrolü tamamen yitirdi. Neredeyse tamamını Avrokomünist sağ grup çıkışlı EAR’lilerin oluşturduğu ve Fotis Kouvelis önderliğindeki bu sağ grup da nihai olarak Synaspismos’tan ayrılıp Demokratik Sol (Dimar) adında, Pasok ve radikal sol arasında orta yol olduğunu iddia eden bir parti kurdu. Dolayısıyla Syriza, iktidar meselesini, seçim ittifakları ve sandıktaki başarıyla tabandan gelen mücadele ve seferberliğin diyalektiğine vurgu yaparak ele alan antikapitalist bir oluşum. Bu da şu anlama geliyor: Syriza ve Synaspismos kendilerini sınıf mücadelesi partileri olarak görüyor; yani belirli sınıf çıkarlarının temsilcisi olan bir oluşum olarak. Yapmak istedikleri şey mevcut sisteme karşı kökten bir karşıtlığı (antagonizmayı) geliştirmek. Adlarının “Syriza” yani “radikal solun koalisyonu” olması da işte bu yüzden. Radikalizm ısrarı da, partinin kimliğinin çok hayati bir parçasını oluşturuyor.

Syriza aktivistleri arasındaki güç ilişkileri ne durumda? Bir de, bu koalisyonu meydana getiren oluşumların her birinde ne kadar insan var?

2012’de, Synaspismos’un yaklaşık 16.000 üyesi vardı. Maoist KOE ise 1000-1500 civarında aktiviste sahipti. Aynı şeyi üç aşağı beş yukarı AKOA için de söyleyebiliriz.
Synaspismos’un pratiği ve örgütsel formu, ideolojik pozisyon alışıyla bağlantılı olarak gelişti. Geleneğine baktığımızda, bir “aktivistler partisi” olmakla pek alakası yoktu, daha ziyade içinde büyük isimler barındıran ve esas itibarıyla seçim odaklı bir partiydi. Fakat partinin örgütsel varlığı ve eylemliliği, iki farklı düzeyde ciddi bir değişim geçirdi.
İlk olarak, Alternatif Küreselleşme ve Irkçılık Karşıtı Hareketlerde gelişen oldukça dinamik bir gençlik. Bu dinamik, partinin gençlik içindeki varlığını güçlendirdi, özellikle de geleneksel olarak pek varlık gösteremediği bir alan olan öğrenciler arasında. Partinin gençlik örgütünün şu anda binlerce üyesi var. Üstelik Tsipras’ın en yakın çevresinin hatırı sayılır bir kısmını bu genç kanattan gelen kadrolar oluşturuyor. Gerçek ideolojik radikalizmle karakterize oluyorlar ve de kendilerini Marksizm ile özdeşleştiriyorlar; çoğunlukla da Althusserci bir tonda.

İkincisi, sendikacılar 2000’lerde Synaspismos’ta daha fazla rol üstlenmeye ve partinin sol kanadının sözcülüğünü yapmaya başladılar. Büyük oranda KKE’den gelen bu sol kanat, ağırlıklı olarak, görece geleneksel sınıf mücadelesi pozisyonlarını savunan ve Avrupa Birliği’ne eleştirel yaklaşan işçi sınıfı unsurlarından oluşuyor.
Bu, partide bugün hiç ılımlı kalmadığı anlamına gelmiyor. Özellikle önde gelen ekonomi sözcüsü Yannis Dragasakis’i ve Fotis Kouvelis’e yakın olan ama onu Dimar yolunda takip etmeyi reddeden bazı kadroları düşünebiliriz.

30 Ocak 2015 Cuma

'Mevcut dünya sistemi sürdürülemez noktaya geldi'



Sosyolog, Immanuel Wallerstein, 'dünya sistemi'nde aslında bizden saklanan ya da en azından  açıklanması gerekenleri saklayarak iletilen kriz üzerine bir makale kaleme almış.  Yazara göre; büyüme hızının borsa işlem hacmiyle açıklandığı ortamda, gerçeği istihdam oranlarına bakarak anlayabiliriz ve kaosun ölçüsü de tek başına istihdam meselesi de değildir. Kurdaki dalgalanma, petrol fiyatlarının düşmesi, çok kutuplu dünyanın çökmesiyle en azından piyasalar kadar değişken politik ittifaklar  bu kaosun göstergeleri. Wallerstein'in 'dünya sistemi'ndeki değişimi aktaran makalesini sendika.org'dan Ali Tuncer çevirmiş, paylaşıyorum. 


Dünya-sistemi, nüfusunun büyük bir çoğunluğuna rahatsızlık veren, ciddi sorunlar içinde bulunmaktadır. Uzmanlar ve politikacılar, yılana sarılacak durumdalar. Alışageldiğimiz ölçülerdeki, genellikle geçici olan anlık her küçük iyileşmeyi, bire bin katarak gösteriyorlar.
Yaklaşık bir ay öncesinde, takvim yılının kapanmasıyla, bizlere aniden piyasaların Avrupa, Rusya, Çin, Brezilya ve birçok yerde olumsuz bir seviyede olmasına rağmen, ABD’de olumlu bir gelişme gösterdiği söylenildi. Fakat yeni yılın başlamasıyla beraber, ABD’de hisse senetleri ve tahvil fiyatlarında ciddi bir düşüş oldu. Çok ani ve hızlı bir dönüşüm yaşandı. Tabii ki uzmanların açıklamaları hazırdı ama oldukça geniş açıklama silsilesi sundular.
Asıl mesele, herhangi bir ülkedeki hisse senetleri ve tahvil fiyatları değildir. Önemli olan, bir bütün olarak, dünya sisteminin bize gösterdiği ve bana hiç de iç açıcı gelmeyen resimdir. “Mevcut düzen” düşünürlerinin ilk başvurdukları veri olan büyüme oranından başlayalım.

Büyüme hızıyla, borsadaki değerleri kastetme eğilimimiz var. Borsadaki değerlerin yükselmesine, sadece ekonomik gelişmeler değil aynı zamanda başta spekülasyon olmak üzere diğer faktörlerin de sebep olduğu aşikardır ve elbette hepimiz bu durumun farkındayız. Spekülasyon, dünya piyasasındaki büyük şirketlerin günlük yaptıkları basit bir işlem haline geldiğinden artık bizler de spekülasyonun sadece normal değil aynı zamanda arzu edilen bir durum olduğuna kanaat getirmeye başladık. Her halükarda, istesek bile, bu duruma engel olmak için hiç kimsenin yapacak bir şeyi olmadığını iddia ederiz. Bu, muhtemelen doğru bir varsayım olmakla birlikte bizzat sorunun kaynağıdır.
Benim görüşüme göre, dünya ekonomisinin ve nüfusunun büyük bir çoğunluğunun refah seviyesini ölçmedeki tek kriter istihdam oranlarıdır. Görebildiğim kadarıyla, dünya bütününe bakıldığında işsizlik oldukça uzun bir süre, anormal derecede yüksek oranlarda seyretmiştir. Ayrıca son 30-40 senelik zamanda işsizlik oranı sürekli bir artış (tersi olmadan) halindedir. Öngörebileceğimiz en iyimser tablo, işsizlik oranının bulunduğu seviyede kalması olacaktır. Trendin tersine dönmesi pek öngörülmüyor. Kuşkusuz işsizlik oranını ülkelere göre incelersek, oranların farklılık gösterdiği ve oynamalar olduğunu gözlemleyebiliriz. Fakat dünya çapında baktığımızda işsizlik oranının devamlı arttığına şahit oluyoruz.

Gerçek olan, sert dalgalanmalar geçiren bir dünya düzenini altında yaşıyor olmamız ve bunun çok acı verici olduğudur. Yaşanan çalkantıların tek ölçüsü istihdam oranları değildir. Vahim tablonun sadece en çabuk öne çıkan kaynağını değerlendirmeye alıyorlar. Belli başlı para birimlerindeki kur farkları da her gelirden insanı olumsuz etkileyen tablonun açık bir göstergesidir. Şu anda, dolar diğer birçok para biriminin karşısında hızlıca değer kazanmaktadır. Değeri artan para birimi, ithalatı ucuz, enflasyonu düşük hale getirir. Ama bildiğimiz gibi, ihracatçılar üzerinde olumsuz etki yapar ve uzun dönemli deflasyon riskini de beraberinde getirir.

29 Ocak 2015 Perşembe

Yunanistan'da dayanışma ağları Syriza iktidarından daha fazla iş görecek


Guardian yazarı John Henley, Yunanistan'da yurttaşlar tarafından çalıştırılan sağlık klinikleri, ortak mutfakların ülkedeki değişim için Syriza iktidarından daha fazla rol oynayacağı fikrinde. Dayanışma klinikleri (sayısı 40 kadar)  nüfusun yüzde 33'ünün sağlık sigortası kapsamında olmadığı bir ülkede ne kadar anlamlı olduğu açık ve ayda 30 bin kişi buralarda tedavi görüyor üstelik sağlık alanındaki bu tip dayanışma ağları beslenme, hukuk gibi alanlara da sirayet etmiş durumda. Henley'in gözlemlerini krize karşı yurttaşların dayanışma refleksi geliştirebilmesinin işareti olmasından öte başka bir politika- tabandan, ihtiyaçlara göre- inşaa etmenin de aracı gibi görünüyor. Aracısız sosyal tüketim kooperatifleri, yurttaş klinikleri tıpkı 2001 krizine Arjantin'in verdiği cevaba benzer bir cevabı paylaşıyorum. 
'Uzun bir zaman önce öğrenciydim” diyor Olga Kesidou, Peristeri dayanışma kliniğinin bekleme odasının tekli külüstür koltuğuna çökmüş, “Kendimi dayanışırken düşünürdüm. Bilirsiniz, Afrika’da bir yerde, yoksul bir ülkede hasta insanları tedavi ederken. Bunu Atina’nın kenar mahallelerinde yapacağımı hayal bile etmemiştim.”
Yunanistan’da çok az kişi, beş yıl öncesinde bile, gerilemenin ve kemer sıkmanın harap ettiği ülkelerinin bugünkü duruma geleceğini hayal etmiyordu: 1 milyon 300 bin kişi, iş gücünün yüzde 26’sı, işsiz (ve birçoğu sosyal yardım kapsamında değil); ücretler 2009’da yüzde 38 düştü, emekli maaşları yüzde 45, GSMH ise dörtte bir oranında; ülke nüfusunun yüzde 18’i gıda ihtiyaçlarını karşılayamıyor; yüzde 32’si yoksulluk sınırı altında. Ve neredeyse 3,1 milyon kişinin, yani nüfusun yüzde 33’ünün, sağlık sigortası yok, dolayısıyla, pratisyen hekim de dahil bir düzine sağlık görevlisi, üç beş eczacı, bir pediatr, bir psikolog, bir ortopedi cerrahı, bir jinekolog, bir kardiyolog ve bir ya da iki diş hekimi ile birlikte bir kulak, burun, boğaz uzmanı olan Kesidou, haftada bir günü, Atina merkezine yarım saat araç mesafesindeki bu meşgul ama neşeli klinikte, aksi halde doktora gidemeyecek olan hastaları tedavi ederek geçiriyorlar. Grubun diğer üyeleri, sigortasız hastaları kendi özel muayenehanelerine kabul ediyorlar.
“Bir köşede durup bunca insanın, bütün olarak ailelerin kamu sağlığından dışlanmasını izleyemezdik,” diyor Kesidou. “Yunanistan’da artık bir yıldan beri işsizseniz sosyal sigortanızı kaybediyorsunuz. Bu, temel hak olması gereken sağlığa erişemeyen çok fazla sayıda insan olması anlamına geliyor. Harekete geçmeseydik aynada kendi yüzümüze bakamazdık. Bu dayanışmak demek.”
Peristeri, Yunanistan’da 2011’deki kitlesel kemer sıkma protestolarının bitiminden bu yana açılan 40 sağlık merkezinden biri. Bağış yapılan ilaçları – devletin sağlık tazminatları yarıya indirildi ve bu yüzden sigortası olan hastalar bile artık ilaçları için yüzde 70 daha fazla ödemek zorunda – ve tıbbi ekipmanları kullanarak (Peristeri’nin ultrason tarayıcısı bir Alman yardım grubundan geliyor, çocuk aşıları Fransa’dan), yalnızca Büyük Atina bölgesindeki 16 klinik bir ayda 30.000’den fazla hastayı tedavi ediyor.
Klinikler, Yunanistan’ın neredeyse çökmüş durumdaki sosyal devletine yanıt olarak ortaya çıkan ve son üç yıl içinde iki kattan daha fazla artış gösteren, yurttaşlar tarafından çalıştırılan 400’ün üzerindeki gruptan (gıda dayanışması merkezleri, sosyal mutfaklar, kooperatifler, taze gıdalar için “aracısız” dağıtım ağları, hukuki yardım merkezleri, eğitim sınıfları) oluşan daha geniş ve alenen siyasi bir hareketin parçası.
“Çünkü sonuçta, biliyorsunuz” diyor Christos Giovanopoulos, harekete lojistik ve idari destek sağlayan 'Herkes için Dayanışma’nın yedinci kattaki afişlerle dolu, döküntü haldeki Atina ofislerinde, “politika tek tek insanların öyküleri haline gelir. Bu ailenin yetecek yiyeceği var mı? Bu çocuk okul için ihtiyaç duyduğu doğru kitaba sahip mi? Bu çift evden atılmak üzere mi?” Dardaki insanlara yardım etmenin yanı sıra, Giovanopoulos’un söylediklerine göre, Yunanistan’ın dayanışma hareketi “politikanın ne olması gerektiğine dair neredeyse başka bir algıyı – tabandan yükselen, gerçek insanların ihtiyaçlarından başlayan – teşvik ediyor. Boş, yukarıdan aşağıya, temsili politikanın pratik (uygulamalı) bir eleştirisi. Aslında tamamen yeni bir model. Ve işe yarıyor.”
Kamuoyu yoklamalarının önümüzdeki haftadan itibaren Syriza öncülüğünde bir hükümete işaret ettiği Yunanistan’ın geleceğinde de daha resmi bir rol oynama yolunda gibi görünüyor. 2012’de ilk seçildiklerinde radikal sol partinin 72 milletvekili maaşlarının yüzde 20’sini Herkes için Dayanışma’yı finanse etmeye yardımcı olacak dayanışma fonuna vermek yönünde oy kullandılar. (Çoğu daha fazla da yardım etti; birçoğu ücretsiz telefon haklarını yerel bir projeye yapılacak aramalara aktardılar.) Parti hareketin yaratmak istediği sosyal değişim için örnek teşkil edebileceğini ve bir platform oluşturabileceğini söylüyor.

'Syriza'nın yapacağı ilk şey istihdam paketini yürürlüğe koymaktır'

E. Ahmet Tonak, Yunanistan'da seçim öncesi ve sonrası dört gün geçirdi, 'kafasındaki sorulara cevap bulmaya' çalıştı. Marksist ekonomistin değişim evresindeki ülkeye dair yerinde gözlemlerini paylaşıyorum. 

Syriza nasıl oldu da bu kadar destek buldu?
 Yeni Demokrasi’den, Pasok’tan gına gelmiş. Herkes şikayetçi. Bu bıkkınlık Syriza’nın sağladığı desteği büyük ölçüde açıklıyor. “Her şeyi denedik, sıra Sol’da; bir de bunu deneyelim” ruh hali oldukça yaygın. Konuştuğum taksi şoförleri, garsonlar, otel çalışanları herhangi bir sol değeri benimsedikleri için değil, daha çok çaresizlikten Syriza’yı desteklemiş gibiler. Epeydir oy potansiyeli %4’lerde olan bir partinin çok kısa zamanda %36’nın üstüne çıkmasında, ekonomik krizin ve Troyka’cı politikaların tahribatının rolü büyük.  Seçmenlerin, yıldıkları sağ partilerden desteklerini çekip hızla arayış içine girmelerinin arkasında son derece dinamik ve özgül koşullar var.
Syriza’nın ANEL’le koalisyonunun geri planı
 Bilineni hatırlayalım; reel siyasette, özellikle hükümet etme ihtimali kapıya dayandığında, neredeyse her zaman, taviz ve uzlaşı kaçınılmaz. Verili koşullar, sınırlı seçenekler neler yapılabileceğini belirliyor. Yunanistan’da, cumhurbaşkanı seçimlerde birinci gelen partiye hükümet kurma yetkisini ancak belirli koşullar yerine getirilirse veriyor. Bu koşulların başında tabii ki güven oyu için çoğunluğun sağlanmış olması geliyor. En çok oy alan parti mecliste mutlak çoğunluğu (151 ve üstü) sağlarsa mesele yok. Syriza bu çoğunluğu sağlayamadığı ve 149’da kaldığı için cumhurbaşkanı diğer iki koşuldan birinin sağlanmış olmasını bekliyor:
1) Bir başka parti ile resmi ortaklık, yani koalisyona giderek güven oyunu garantilemek;
2) Mutlak çoğunluğun 151 altında da sağlanabileceğine cumhurbaşkanını ikna etmek. Evet, ikinci alternatif garip görünüyor. Mutlak çoğunluk nasıl olup da, mesela 151 yerine 149 olabiliyor? Syriza’nın kendi dışındaki partilerden 3 milletvekilini güven oylaması sırasında oturuma katılmamaya ikna etmesi yoluyla. O zaman, 300 milletvekilli bir mecliste değil, 297 vekilli bir mecliste güven oylaması yapılacağından Syriza’nın 149 milletvekili hükümet kurulması için yeterli oluyor.
Bana anlatılanlardan edindiğim izlenime göre, cumhurbaşkanına bu ikinci koşulun sağlandığını sözle ifade etmek yetmiyor. Cumhurbaşkanı, bu koşulun gerçekleştirildiğine dair kanıt arıyor, bir tür protokol ile güvenoyunun bu yolla alınabileceğinden emin olmak istiyor. Öte yandan, bu tür bir destek sağlandığında oylamaya katılmayan milletvekillerinin seçildikleri partiden ihracı gündeme gelebileceği gibi güven oyu desteği de pek kalıcı olmayabiliyor. 13 milletvekilli ANEL ile Syriza’nın kurduğu koalisyonu değerlendirirken Yunanistan parlamento geleneğine dair bu tür inceliklerin de dikkate alınması gerekiyor.
Her koalisyonun haliyle bir ortak zemini olması gerekir. ANEL-Syriza koalisyonunun ortak zemini Troyka’nın dayattığı kemer sıkma politikalarına karşı çıkmaları ve müzakerelerin yenilenmesi gereğinde anlaşmış olmaları. ANEL’in göçmen düşmanı milliyetçi söylemi ile Syriza’nın göçmen yanlısı taahhütlerinin çeliştiği biliniyor. Fakat, bu potansiyel çatışma alanının fiili bir uzlaşmazlığa dönüşüp dönüşmeyeceği, dönüşecekse ne zaman, hangi bağlamda dönüşeceği tartışmalı bir alan.  Spekülasyonlar, iddialar muhtelif. Yakın dönemde yaşanacaklar her iki partinin önceliklerinin ve samimiyetinin laboratuvarı olacak. Gelişmelerin yönünün belirlenmesinde Syriza’nın kırmızı çizgilerinin tayin edici olacağı kesin.
İlk ağızda neler yapılabilir?
 Syriza’nın Selanik Programı’nı değerlendirirken* programa hangi ölçütle, hangi yanlarına öncelik tanıyarak yaklaştığımı belirtmiştim.  Benim için, Troyka’nın emekçilere dayattığı koşulları düzeltecek politikaların niteliği ve acilen uygulanıp uygulanmayacağı tayin edici idi.  Nitekim, programda öne çıkan asgari ücretin tekrar eski 751 avro seviyesine çekilmesi ve %28’lere varan işsizlik ile mücadelenin ilk adımı olarak devlet eliyle 300,000 işsize istihdam yaratılması Syriza’nın önceliklerini aksettiriyor.  Solda olan herkesin desteklemesi gereken somut politika önerileri bunlar.  Program, öncelik verdiği bu uygulamaları Troyka müzakerelerine bağlamaksızın, hemen, acilen yerine getireceğini de söylüyor ve net bir tavır takınıyor.