İtalya'da post-işçi geleneğinden ROAR, Marksist düşünürlerle- David Harvey, Serocko Horvat dahil- güncel meseleler üzerine görüşmeler gerçekleştirdi. İtalyan Marksist Antonio Negri'yle Lorenzo Cini ve Jerome Ross'un mülakatı da bu görüşmelerin parçası. Mülakatın 'başlama vuruşu' Negri'nin çalışmalarındaki artı değer üretiminin fabrikanın dışına, metropollere taşmasına dair teorik bir zeminde gerçekleşti. İkinci durak ise, -başlangıç noktasına bağlı kalarak- Brezilya ve Türkiye örneğinde olduğu gibi kentlerdeki ayaklanmalar. Negri'ye göre her iki ülkedeki ayaklanmaların ortaklığı ikisinin de biyopolitik mücadele olması. Mülakat bu tanımlamayla birlikte İspanya, Yunanistan, Arap coğrafyasındaki mücadelelere kayıyor. Oldukça verimli geçen röportajın özü- bence- son cümlede: Demokrasi kavramını en iyi formüle eden çokluktur. Dünyadan çeviri kollektifinin paylaşımını aktarıyorum.
Son yıllarda, sizin yaklaşımınızla Harvey’inki (David) arasında bir çakışma olmuş gibi görünüyor. Çalışmalarınızdaki en önemli üst üste düşmenin ne olduğunu düşünüyorsunuz ve ana fark veya gerilim olarak neyi görüyorsunuz?
Son yıllarda, sizin yaklaşımınızla Harvey’inki (David) arasında bir çakışma olmuş gibi görünüyor. Çalışmalarınızdaki en önemli üst üste düşmenin ne olduğunu düşünüyorsunuz ve ana fark veya gerilim olarak neyi görüyorsunuz?
Harvey’in aldığı pozisyonlar ile benim şu anki görüşleriminki arasında, en açık olarak da üretken emeğin, yaşayan emeğin – yani artı değer üretme kabiliyetine sahip olan emeğin – çağdaş dönüşümü konusunda çok net ve açık bir çakışma var gibi geliyor bana. Marx’ınThe Fragment on Machines’teki dilini kullanacak olursam, Harvey’in çalışmaları ile benimkiler arasında, değer formlarının dönüşümünün analizinde, yani büyük ölçekli sanayi yapılarına bağı ile değerden, toplumun yalnızca üretim alanında değil, aynı zamanda yeniden üretim ve dolaşımda da tamamen sermayenin mantığına tabi olduğu günümüzdeki duruma atılan adımda, kayda değer bir ortak zemin olduğunu söylerdim.
İtalyan işçiciliği [operaismo], 1970’ler sonunda hâlihazırda böyle bir analiz geliştirmiş ve o dönemde, kendisini daha geniş toplumsal alan içinde konuşlandıracak yeni mücadele formları önermişti, çünkü toplumsalın değer üretiminde bir mevki haline geldiğini anlamıştık. Artı değer üretiminin mevkisinde, fabrikadan daha geniş metropole doğru çok önemli bir kayma yaşandığını daha o yıllarda belirlemiştik. Ve bu aynı kayma, bence Harvey’in çalışmalarının da merkezi haline geldi. Bu temel bir nokta: buradan, hem artı değer elde etme meselesi hem de kârın ranta dönüşmesi meselesi çağdaş kapitalizmin Harvey’in ve benim geliştirdiğim eleştirel analizinin merkezi haline geldi.
Peki, o zaman farklar neler? Sanırım bu sadece bir şecere meselesi, bizi bu ortak analize getiren teorik güzergâh. Bu sonuçlara, aslında tüm bir işçici yaklaşımın dayandığı konsept olan emeğin niteliğindeki dönüşümünün analizinden başlayarak ulaştım. Yani, işçici “emeğin reddi” konseptinden başladım. Bu fikir ile, iki şeyi kastediyorduk. Bir yanda, bunu, kapitalist düzendeki temel norm olarak değer yasasının reddi olarak ele alıyorduk. Öte yanda bunu daha yapıcı bir şekilde, fabrikanın ötesinde, daha geniş bir toplumsal düzeydeki yeni iş üretkenliği formlarının tanınması çağrısı olarak yorumladık. Emeğin iç dönüşümünün bu Marxçı analizinden, Harvey’in ulaştığı – ve üzerine daha kapsamlı bir ampirik analiz geliştirdiği – aynı sonuçlara ulaştık.
Üretken emek konsepti ile ilgili söylemiş olduklarınızdan başlayarak, sizinle çağdaş mücadele formları ve bunların içeriği konusuna eğilmek istiyoruz. Michael Hardt ile birlikte kaleme aldığınız Commonwealth kitabınızda, bir zamanlar fabrikanın işçi sınıfı için ifade ettiği çokluğun bugün metropol olduğunu yazdınız. Bu paradigma değişiminin ışığında, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerde patlak veren son ayaklanmalarda, metropol yaşamının üretimi ve yeniden üretimi ile ilgili meselelerle bağlantılı bir dizi mücadeleyi, metropol düzeyinde verilen yeni bir sınıf mücadelesinin örnekleri olarak tanımlamak size isabetli geliyor mu?
Evet, hem de çok. Hem Türkiye’de hem de Brezilya’daki mücadeleler net şekilde biyo-politik mücadeleler. O zaman bu biyo-politik boyutu daha önce tartıştığımız yeni emek formları ile nasıl bağlantılandırabiliriz? Bu, Empire [İmparatorluk] üzerinde çalışmaya başladığımız 1995’ten beri Michael Hardt ile birlikte uğraştığımız bir mesele. Emek toplumsal emek haline geliyorsa, üretim ve kapitalist baskı toplumsal alanı yutuyorsa, bios meselesinin temel bir mesele halinde geldiğini düşündük. Refah devleti etrafında gelişen mücadeleler dizisi, sınıf mücadelesinin merkezi yönlerinden biri haline geliyordu. Bu keşif, üretken emeğin sadece (hatta esas olarak) maddi bir etkinlik olmadığını, aynı zamanda (ve çoğunlukla) maddi olmayan da bir etkinlik olduğunu anladığımızda, daha da önemli hale geldi. Yani bakımla, şefkatle, iletişimle bağlantılı ve genel hatlarıyla ‘jenerik olarak insan’ süreçleri ve etkinlikleri olarak adlandırabileceğimiz bir etkinlik.
Üretken sürecin temel olarak biyopolitik bir süreç haline nasıl geldiğini anlamamıza yardımcı olan şey, ‘jenerik olarak insan’a olan bu dikkatti. Sonuç olarak, politik olarak daha önemli mücadeleler, kendilerini biyopolitik alanda konuşlandıranlar haline geldi. Bu, daha somut kavramlarla ne anlama geliyordu? Kapsamlı ve nihai bir cevabımız yoktu. Evet, örneğin sağlığın ve eğitimin özelleştirilmesine karşı mücadele edilmesi gerektiğini sezebiliyorduk fakat daha sonra 2011’in müthiş mücadelelerinin bize gösterdiği şeyi tam olarak kavrayamıyorduk da. Biyopolitik diskurun tam olarak kendini ifade etmesi, yani çağdaş mücadelelerin yeni karakteri, bu mücadelelerle oldu. Ve metropolün bunun temel ortamı olduğu çok net hale geliyor. Bu demek değil ki her zaman öyle olacak, ancak bugün metropolün bu mücadelenin kritik mevkisi olduğu kesin.
Paris’te 1995’teki metropol grevi, bunu anlamamı sağlayan önemli bir olaydı. Paris gibi karmaşık ve boğumlu bir şehir, ulaşımdan başlayarak kenti bütün olarak bloke eden mücadeleyi tamamen destekledi. Bu mücadele, o yıllarda metropol sahnesinde ortaya çıkmakta olan çatışma ve bilgi formlarının işbirliğine dönük ve duygusal öğelerini paradigmasal anlamda ifade ediyordu. Bu yönlerin, işbirliği ve duygusal üretimle bağlantılı olarak, tamamen biyopolitik olan çağdaş metropol mücadelelerinin halen merkezinde olmaları tesadüf değil.
2011’de başlayan mücadele döngüsü, yeni bir kuruluş sürecinin olası doğumuna dair ipuçları verdi. Bugün bu hareketlerin birçoğu Michael Hardt ile birlikte, eski rejimin yeniden tesisine yol açan ‘termidoryen[1] kapanış’ olarak adlandırdığınız bir süreçle yüz yüze gibi görünüyor. Bu mücadelelerin şu anki durumunu nasıl analiz ediyorsunuz? Mevcut sonucu önlemek için neyi farklı yapmak gerekirdi?
Başlangıç olarak, bazı ayrımlar koymamız gerekiyor. Örneğin İspanya’daki seferberlik, bugün halen belirgin bir güce ve bir derece siyasal özgünlüğe sahip ve kısmen İspanya’nın, iç savaştan, tamamlanmamış demokratik geçişle Sosyalist Parti’nin başarısızlığına kadar, yirminci yüzyıldaki acılı tarihinden kaynak aldığı da görülmesi gereken, önemli bir fenomen teşkil ediyor.
Öte yandan, Occupy gibi, bilişim işçi sınıfının bir ifadesinden çok orta sınıfların seferberliği gibi görünen, çok daha muğlak bir fenomen söz konusu. Yine de, bu çok açık zayıflıkların ötesinde, Occupy bile önemli derecede bir özgünlük sergiledi, özellikle de borç ve finans kapital meselesi konusunda gelişen mücadele açısından.
Son olarak, bir süre dikkat verdiğimiz tek mesele olan ve ne yazık ki nihayetinde trajik şekilde sona eren Arap süreci var. Açık konuşursak, tek ‘termidoryen’ sonuç, görünürde demokratik ama özünde sahte bir düzenin tesis edildiği Tunus örneği oldu. Geri kalanı için, sadece devrimlerin başlangıcına şahitlik ettik, yani, başka her şeyden çok Bastille’in alınması. Her halükarda, son derece açık ifade edilmiş bu devrimci sürecin önünde daha çok zaman olduğuna ve şu anda halen olasılıklara açık olduğuna inanıyorum.








