Recommended Post Slide Out For Blogger

30 Ocak 2015 Cuma

'Mevcut dünya sistemi sürdürülemez noktaya geldi'



Sosyolog, Immanuel Wallerstein, 'dünya sistemi'nde aslında bizden saklanan ya da en azından  açıklanması gerekenleri saklayarak iletilen kriz üzerine bir makale kaleme almış.  Yazara göre; büyüme hızının borsa işlem hacmiyle açıklandığı ortamda, gerçeği istihdam oranlarına bakarak anlayabiliriz ve kaosun ölçüsü de tek başına istihdam meselesi de değildir. Kurdaki dalgalanma, petrol fiyatlarının düşmesi, çok kutuplu dünyanın çökmesiyle en azından piyasalar kadar değişken politik ittifaklar  bu kaosun göstergeleri. Wallerstein'in 'dünya sistemi'ndeki değişimi aktaran makalesini sendika.org'dan Ali Tuncer çevirmiş, paylaşıyorum. 


Dünya-sistemi, nüfusunun büyük bir çoğunluğuna rahatsızlık veren, ciddi sorunlar içinde bulunmaktadır. Uzmanlar ve politikacılar, yılana sarılacak durumdalar. Alışageldiğimiz ölçülerdeki, genellikle geçici olan anlık her küçük iyileşmeyi, bire bin katarak gösteriyorlar.
Yaklaşık bir ay öncesinde, takvim yılının kapanmasıyla, bizlere aniden piyasaların Avrupa, Rusya, Çin, Brezilya ve birçok yerde olumsuz bir seviyede olmasına rağmen, ABD’de olumlu bir gelişme gösterdiği söylenildi. Fakat yeni yılın başlamasıyla beraber, ABD’de hisse senetleri ve tahvil fiyatlarında ciddi bir düşüş oldu. Çok ani ve hızlı bir dönüşüm yaşandı. Tabii ki uzmanların açıklamaları hazırdı ama oldukça geniş açıklama silsilesi sundular.
Asıl mesele, herhangi bir ülkedeki hisse senetleri ve tahvil fiyatları değildir. Önemli olan, bir bütün olarak, dünya sisteminin bize gösterdiği ve bana hiç de iç açıcı gelmeyen resimdir. “Mevcut düzen” düşünürlerinin ilk başvurdukları veri olan büyüme oranından başlayalım.

Büyüme hızıyla, borsadaki değerleri kastetme eğilimimiz var. Borsadaki değerlerin yükselmesine, sadece ekonomik gelişmeler değil aynı zamanda başta spekülasyon olmak üzere diğer faktörlerin de sebep olduğu aşikardır ve elbette hepimiz bu durumun farkındayız. Spekülasyon, dünya piyasasındaki büyük şirketlerin günlük yaptıkları basit bir işlem haline geldiğinden artık bizler de spekülasyonun sadece normal değil aynı zamanda arzu edilen bir durum olduğuna kanaat getirmeye başladık. Her halükarda, istesek bile, bu duruma engel olmak için hiç kimsenin yapacak bir şeyi olmadığını iddia ederiz. Bu, muhtemelen doğru bir varsayım olmakla birlikte bizzat sorunun kaynağıdır.
Benim görüşüme göre, dünya ekonomisinin ve nüfusunun büyük bir çoğunluğunun refah seviyesini ölçmedeki tek kriter istihdam oranlarıdır. Görebildiğim kadarıyla, dünya bütününe bakıldığında işsizlik oldukça uzun bir süre, anormal derecede yüksek oranlarda seyretmiştir. Ayrıca son 30-40 senelik zamanda işsizlik oranı sürekli bir artış (tersi olmadan) halindedir. Öngörebileceğimiz en iyimser tablo, işsizlik oranının bulunduğu seviyede kalması olacaktır. Trendin tersine dönmesi pek öngörülmüyor. Kuşkusuz işsizlik oranını ülkelere göre incelersek, oranların farklılık gösterdiği ve oynamalar olduğunu gözlemleyebiliriz. Fakat dünya çapında baktığımızda işsizlik oranının devamlı arttığına şahit oluyoruz.

Gerçek olan, sert dalgalanmalar geçiren bir dünya düzenini altında yaşıyor olmamız ve bunun çok acı verici olduğudur. Yaşanan çalkantıların tek ölçüsü istihdam oranları değildir. Vahim tablonun sadece en çabuk öne çıkan kaynağını değerlendirmeye alıyorlar. Belli başlı para birimlerindeki kur farkları da her gelirden insanı olumsuz etkileyen tablonun açık bir göstergesidir. Şu anda, dolar diğer birçok para biriminin karşısında hızlıca değer kazanmaktadır. Değeri artan para birimi, ithalatı ucuz, enflasyonu düşük hale getirir. Ama bildiğimiz gibi, ihracatçılar üzerinde olumsuz etki yapar ve uzun dönemli deflasyon riskini de beraberinde getirir.

29 Ocak 2015 Perşembe

Yunanistan'da dayanışma ağları Syriza iktidarından daha fazla iş görecek


Guardian yazarı John Henley, Yunanistan'da yurttaşlar tarafından çalıştırılan sağlık klinikleri, ortak mutfakların ülkedeki değişim için Syriza iktidarından daha fazla rol oynayacağı fikrinde. Dayanışma klinikleri (sayısı 40 kadar)  nüfusun yüzde 33'ünün sağlık sigortası kapsamında olmadığı bir ülkede ne kadar anlamlı olduğu açık ve ayda 30 bin kişi buralarda tedavi görüyor üstelik sağlık alanındaki bu tip dayanışma ağları beslenme, hukuk gibi alanlara da sirayet etmiş durumda. Henley'in gözlemlerini krize karşı yurttaşların dayanışma refleksi geliştirebilmesinin işareti olmasından öte başka bir politika- tabandan, ihtiyaçlara göre- inşaa etmenin de aracı gibi görünüyor. Aracısız sosyal tüketim kooperatifleri, yurttaş klinikleri tıpkı 2001 krizine Arjantin'in verdiği cevaba benzer bir cevabı paylaşıyorum. 
'Uzun bir zaman önce öğrenciydim” diyor Olga Kesidou, Peristeri dayanışma kliniğinin bekleme odasının tekli külüstür koltuğuna çökmüş, “Kendimi dayanışırken düşünürdüm. Bilirsiniz, Afrika’da bir yerde, yoksul bir ülkede hasta insanları tedavi ederken. Bunu Atina’nın kenar mahallelerinde yapacağımı hayal bile etmemiştim.”
Yunanistan’da çok az kişi, beş yıl öncesinde bile, gerilemenin ve kemer sıkmanın harap ettiği ülkelerinin bugünkü duruma geleceğini hayal etmiyordu: 1 milyon 300 bin kişi, iş gücünün yüzde 26’sı, işsiz (ve birçoğu sosyal yardım kapsamında değil); ücretler 2009’da yüzde 38 düştü, emekli maaşları yüzde 45, GSMH ise dörtte bir oranında; ülke nüfusunun yüzde 18’i gıda ihtiyaçlarını karşılayamıyor; yüzde 32’si yoksulluk sınırı altında. Ve neredeyse 3,1 milyon kişinin, yani nüfusun yüzde 33’ünün, sağlık sigortası yok, dolayısıyla, pratisyen hekim de dahil bir düzine sağlık görevlisi, üç beş eczacı, bir pediatr, bir psikolog, bir ortopedi cerrahı, bir jinekolog, bir kardiyolog ve bir ya da iki diş hekimi ile birlikte bir kulak, burun, boğaz uzmanı olan Kesidou, haftada bir günü, Atina merkezine yarım saat araç mesafesindeki bu meşgul ama neşeli klinikte, aksi halde doktora gidemeyecek olan hastaları tedavi ederek geçiriyorlar. Grubun diğer üyeleri, sigortasız hastaları kendi özel muayenehanelerine kabul ediyorlar.
“Bir köşede durup bunca insanın, bütün olarak ailelerin kamu sağlığından dışlanmasını izleyemezdik,” diyor Kesidou. “Yunanistan’da artık bir yıldan beri işsizseniz sosyal sigortanızı kaybediyorsunuz. Bu, temel hak olması gereken sağlığa erişemeyen çok fazla sayıda insan olması anlamına geliyor. Harekete geçmeseydik aynada kendi yüzümüze bakamazdık. Bu dayanışmak demek.”
Peristeri, Yunanistan’da 2011’deki kitlesel kemer sıkma protestolarının bitiminden bu yana açılan 40 sağlık merkezinden biri. Bağış yapılan ilaçları – devletin sağlık tazminatları yarıya indirildi ve bu yüzden sigortası olan hastalar bile artık ilaçları için yüzde 70 daha fazla ödemek zorunda – ve tıbbi ekipmanları kullanarak (Peristeri’nin ultrason tarayıcısı bir Alman yardım grubundan geliyor, çocuk aşıları Fransa’dan), yalnızca Büyük Atina bölgesindeki 16 klinik bir ayda 30.000’den fazla hastayı tedavi ediyor.
Klinikler, Yunanistan’ın neredeyse çökmüş durumdaki sosyal devletine yanıt olarak ortaya çıkan ve son üç yıl içinde iki kattan daha fazla artış gösteren, yurttaşlar tarafından çalıştırılan 400’ün üzerindeki gruptan (gıda dayanışması merkezleri, sosyal mutfaklar, kooperatifler, taze gıdalar için “aracısız” dağıtım ağları, hukuki yardım merkezleri, eğitim sınıfları) oluşan daha geniş ve alenen siyasi bir hareketin parçası.
“Çünkü sonuçta, biliyorsunuz” diyor Christos Giovanopoulos, harekete lojistik ve idari destek sağlayan 'Herkes için Dayanışma’nın yedinci kattaki afişlerle dolu, döküntü haldeki Atina ofislerinde, “politika tek tek insanların öyküleri haline gelir. Bu ailenin yetecek yiyeceği var mı? Bu çocuk okul için ihtiyaç duyduğu doğru kitaba sahip mi? Bu çift evden atılmak üzere mi?” Dardaki insanlara yardım etmenin yanı sıra, Giovanopoulos’un söylediklerine göre, Yunanistan’ın dayanışma hareketi “politikanın ne olması gerektiğine dair neredeyse başka bir algıyı – tabandan yükselen, gerçek insanların ihtiyaçlarından başlayan – teşvik ediyor. Boş, yukarıdan aşağıya, temsili politikanın pratik (uygulamalı) bir eleştirisi. Aslında tamamen yeni bir model. Ve işe yarıyor.”
Kamuoyu yoklamalarının önümüzdeki haftadan itibaren Syriza öncülüğünde bir hükümete işaret ettiği Yunanistan’ın geleceğinde de daha resmi bir rol oynama yolunda gibi görünüyor. 2012’de ilk seçildiklerinde radikal sol partinin 72 milletvekili maaşlarının yüzde 20’sini Herkes için Dayanışma’yı finanse etmeye yardımcı olacak dayanışma fonuna vermek yönünde oy kullandılar. (Çoğu daha fazla da yardım etti; birçoğu ücretsiz telefon haklarını yerel bir projeye yapılacak aramalara aktardılar.) Parti hareketin yaratmak istediği sosyal değişim için örnek teşkil edebileceğini ve bir platform oluşturabileceğini söylüyor.

'Syriza'nın yapacağı ilk şey istihdam paketini yürürlüğe koymaktır'

E. Ahmet Tonak, Yunanistan'da seçim öncesi ve sonrası dört gün geçirdi, 'kafasındaki sorulara cevap bulmaya' çalıştı. Marksist ekonomistin değişim evresindeki ülkeye dair yerinde gözlemlerini paylaşıyorum. 

Syriza nasıl oldu da bu kadar destek buldu?
 Yeni Demokrasi’den, Pasok’tan gına gelmiş. Herkes şikayetçi. Bu bıkkınlık Syriza’nın sağladığı desteği büyük ölçüde açıklıyor. “Her şeyi denedik, sıra Sol’da; bir de bunu deneyelim” ruh hali oldukça yaygın. Konuştuğum taksi şoförleri, garsonlar, otel çalışanları herhangi bir sol değeri benimsedikleri için değil, daha çok çaresizlikten Syriza’yı desteklemiş gibiler. Epeydir oy potansiyeli %4’lerde olan bir partinin çok kısa zamanda %36’nın üstüne çıkmasında, ekonomik krizin ve Troyka’cı politikaların tahribatının rolü büyük.  Seçmenlerin, yıldıkları sağ partilerden desteklerini çekip hızla arayış içine girmelerinin arkasında son derece dinamik ve özgül koşullar var.
Syrizanın ANEL’le koalisyonunun geri planı
 Bilineni hatırlayalım; reel siyasette, özellikle hükümet etme ihtimali kapıya dayandığında, neredeyse her zaman, taviz ve uzlaşı kaçınılmaz. Verili koşullar, sınırlı seçenekler neler yapılabileceğini belirliyor. Yunanistan’da, cumhurbaşkanı seçimlerde birinci gelen partiye hükümet kurma yetkisini ancak belirli koşullar yerine getirilirse veriyor. Bu koşulların başında tabii ki güven oyu için çoğunluğun sağlanmış olması geliyor. En çok oy alan parti mecliste mutlak çoğunluğu (151 ve üstü) sağlarsa mesele yok. Syriza bu çoğunluğu sağlayamadığı ve 149’da kaldığı için cumhurbaşkanı diğer iki koşuldan birinin sağlanmış olmasını bekliyor:
1) Bir başka parti ile resmi ortaklık, yani koalisyona giderek güven oyunu garantilemek;
2) Mutlak çoğunluğun 151 altında da sağlanabileceğine cumhurbaşkanını ikna etmek. Evet, ikinci alternatif garip görünüyor. Mutlak çoğunluk nasıl olup da, mesela 151 yerine 149 olabiliyor? Syriza’nın kendi dışındaki partilerden 3 milletvekilini güven oylaması sırasında oturuma katılmamaya ikna etmesi yoluyla. O zaman, 300 milletvekilli bir mecliste değil, 297 vekilli bir mecliste güven oylaması yapılacağından Syriza’nın 149 milletvekili hükümet kurulması için yeterli oluyor.
Bana anlatılanlardan edindiğim izlenime göre, cumhurbaşkanına bu ikinci koşulun sağlandığını sözle ifade etmek yetmiyor. Cumhurbaşkanı, bu koşulun gerçekleştirildiğine dair kanıt arıyor, bir tür protokol ile güvenoyunun bu yolla alınabileceğinden emin olmak istiyor. Öte yandan, bu tür bir destek sağlandığında oylamaya katılmayan milletvekillerinin seçildikleri partiden ihracı gündeme gelebileceği gibi güven oyu desteği de pek kalıcı olmayabiliyor. 13 milletvekilli ANEL ile Syriza’nın kurduğu koalisyonu değerlendirirken Yunanistan parlamento geleneğine dair bu tür inceliklerin de dikkate alınması gerekiyor.
Her koalisyonun haliyle bir ortak zemini olması gerekir. ANEL-Syriza koalisyonunun ortak zemini Troyka’nın dayattığı kemer sıkma politikalarına karşı çıkmaları ve müzakerelerin yenilenmesi gereğinde anlaşmış olmaları. ANEL’in göçmen düşmanı milliyetçi söylemi ile Syriza’nın göçmen yanlısı taahhütlerinin çeliştiği biliniyor. Fakat, bu potansiyel çatışma alanının fiili bir uzlaşmazlığa dönüşüp dönüşmeyeceği, dönüşecekse ne zaman, hangi bağlamda dönüşeceği tartışmalı bir alan.  Spekülasyonlar, iddialar muhtelif. Yakın dönemde yaşanacaklar her iki partinin önceliklerinin ve samimiyetinin laboratuvarı olacak. Gelişmelerin yönünün belirlenmesinde Syriza’nın kırmızı çizgilerinin tayin edici olacağı kesin.
İlk ağızda neler yapılabilir?
 Syriza’nın Selanik Programı’nı değerlendirirken* programa hangi ölçütle, hangi yanlarına öncelik tanıyarak yaklaştığımı belirtmiştim.  Benim için, Troyka’nın emekçilere dayattığı koşulları düzeltecek politikaların niteliği ve acilen uygulanıp uygulanmayacağı tayin edici idi.  Nitekim, programda öne çıkan asgari ücretin tekrar eski 751 avro seviyesine çekilmesi ve %28’lere varan işsizlik ile mücadelenin ilk adımı olarak devlet eliyle 300,000 işsize istihdam yaratılması Syriza’nın önceliklerini aksettiriyor.  Solda olan herkesin desteklemesi gereken somut politika önerileri bunlar.  Program, öncelik verdiği bu uygulamaları Troyka müzakerelerine bağlamaksızın, hemen, acilen yerine getireceğini de söylüyor ve net bir tavır takınıyor.

26 Ocak 2015 Pazartesi

Yeni bir sapkınlık olarak Syriza iktidarı

Sloven felsefeci Slavoj Zizek, Yunanistan seçimleri öncesinde olası bir Syriza zaferi üzerine bir makale kaleme almış. Alışılmışın dışında bir seçim olacağına -ki sonuçları itibariyle öyle de oldu- vurgu yapan Zizek, egemenlerin korkusundan çok Syriza'nın neler yapabileceğine odaklanmış. 'Birisinin cesaret edip Yunanistan'ın borcunu silmesi gerektiğini' belirten Zizek'in makalesini Sinem Önem Uçkan çevirmiş, paylaşıyorum. 


Kurumsal demokrasimizin eleştirmenleri genellikle, bir kural olarak, seçimlerin doğru bir tercih sunmamasından yakınır. Çoğunlukla elde ettiğimiz, programları neredeyse aynı olan bir merkez sağ ile bir merkez sol parti arasında yapacağımız seçimdir. Gelecek Pazar, 25 Ocak’ta (17 Ocak 2012’de olduğu gibi) ise durum bu olmayacak. Yunan seçmenler, bir yanda egemenlerin, öte yanda radikal sol bir koalisyon olan Syriza’nın olduğu gerçek bir seçimle karşı karşıya…
Çoğunlukla olduğu gibi, gerçek bir tercihin böylesi anları egemenleri paniğe düşürür.  Egemenler, yanlış tarafın kazanması durumunda ortaya çıkacak olan toplumsal kaos, yoksulluk ve şiddet resmi çizer. Syriza’nın zafer kazanma olasılığı, dünya piyasalarını bir korku dalgasının sarmasına neden oldu. Böylesi durumlarda alışılmış olduğu gibi, ideolojik kişileştirme altın çağını yaşıyor. Piyasalar, yaşayan insanlarmış gibi “konuşmaya” başladı ve seçimler mali tasarruf programına devam etme emrini verecek bir hükümetin kaybetmesiyle sonuçlanırsa, olacaklara ilişkin endişelerini dile getiriyor.
Avrupa’daki egemenlerin Yunanistan’daki Syriza zaferi tehdidine yönelik tepkisinden aşamalı olarak bir ideal, Gideon Rachman’ın Financial Times’taki yorumunun “Euro Bölgesi’nin En Zayıf Halkası Seçmenlerdir” (Eurozone’s weakest link is the voters) olarak atılan başlığında en iyi şekilde ifade edilen bir ideal, gün yüzüne çıkıyor. Egemenlerin ideal dünyasında, Avrupa bu “en zayıf halka”dan kurtulur ve uzmanlar zaruri ekonomik tedbirleri doğrudan dayatma gücünü kazanır; eğer seçimler gerçekleşiyorsa, bu seçimlerin işlevi yalnızca uzmanların ortak görüşünü onaylamaktır.
Bu açıdan Yunan seçimleri kâbustan başka bir şey gibi görünemez. O halde bu yıkımdan kaçınmak nasıl mümkündür? Bunun kesin yolu, korkuya geri dönmek ve Yunan seçmenleri “Şu anda acı çektiğinizi mi düşünüyorsunuz? Henüz hiçbir şey görmediniz, Syriza zaferini bekleyin ve son yıllardaki mutluluğa hasret kalın!” mesajı ile ölesiye korkutmak olacaktır.
Alternatif, ya Syriza’nın öngörülemeyen sonuçlarla Avrupa projesinden çıkması (veya atılması) ya da her iki taraf da taleplerini azalttığında ortaya çıkacak olan “karmakarışık bir uzlaşma”dır. Bu ise başka bir korkuyu yükseltir. Bu korku, Syriza’nın zaferden sonraki irrasyonel tutumuna ilişkin bir korku değil; tam tersine, Syriza’nın seçmenleri hayal kırıklığına uğratacak rasyonel ve karmakarışık bir uzlaşmayı kabul etmesi ve bu nedenle hoşnutsuzluğun -bu sefer Syriza tarafından yön verilmeyecek ve yatıştırılamayacak bir hoşnutsuzluğun- devam etmesi korkusudur.

24 Ocak 2015 Cumartesi

'Syriza, radikal politikalara imkan sağlamak için geçiş programı öneriyor'

Ahmet Tonak yarın yapılacak olan Yunanistan seçimleri öncesi Syriza'nın ekonomik görüşlerinin oluşmasında önemli bir isim olan Efklidis Tsakalotos'la bir röportaj gerçekleştirmiş, kayıtlara geçmesi niyetiyle paylaşıyorum. 


 Avrupa Birliği’nin (AB) ne iktisadi ne de siyasi olarak umut verici bir gelecek vaat etmediği, kendi içinden birçok merkezkaç güç tarafından tehdit edildiği bir dönemde, Yunanistan için AB içinde kalmak niçin önemli? Ulus devletlere tek mümkün uluslararası alternatifi AB mi temsil ediyor? Avrupa genelinde bir sosyalist alternatif -Avrupa Sosyalist Birleşik Devletleri- için mücadele etmeye değmez mi?

Efklidis Tsakalotos  Tam da birçok merkezkaç siyasi güç olduğu için! Syriza’da bizler ta başından beri avronun ilerici güçler tarafından değil, kemer sıkma politikaları tarafından tehdit edildiğini söylüyoruz. Hepimizin bildiği gibi her türlü sabit kur sistemi durgunluk ve kitlesel işsizlik dönemlerinde tehlikeye düşer. İlericiler, avro sistemi çöküşünün aynen 1930’lardaki gibi rekabetçi devalüasyonlara, milliyetçi çekişmelere ve daha kötü şeylere yol açmasından endişe duymalıdır.

AB içinde kalınsa bile, AB’ye mesafeli İngiltere ve Yunanistan’dan daha küçük İsveç gibi ülkelerin başından beri Eurozone dışında kaldığı hatırlanacak olursa, Yunanistan’ın Eurozone içinde kalması niçin gerekiyor? Avronun mutlaka fırtınayı atlatabileceğini varsaymak makul mu? Eğer değilse, niçin kolektif bir çöküş riski alınıyor?

 Daha önceki cevabımın Avrupa projesine desteğimizin sadece taktiksel değil, stratejik olduğunu netleştirmiş olması gerekir. Syriza, dış borç gibi problemlerin ulus-ötesi problemler olduğu için ulus-ötesi bir şekilde çözülmesi gerektiğini savunuyor. Bu ulus-ötesi yüzleşme, finans piyasalarına, uluslararası şirketlere direnebilme, ekonomiler arası vergi rekabetine, iklim değişikliğine karşı koyabilme gibi diğer konular için de geçerli.
Avro çökerse, bu çöküşten sonra ortaya çıkacak dönemin Avrupa entegrasyonu için daha uygun bir zemin sağlayacağı görüşü tarihsel destekten yoksun. 1930’ların hayaleti tüm ürkütücülüğü ile hatırlanmalı.

Syriza özellikle işçiler için hayati olan asgari ücretin yükseltilmesi ve istihdam garantisi politikalarını da içeren Selanik planını uygulama konusunda bayağı kararlı gözüküyor.  Bu politikaların uygulanabilmesi için gerçekçi finansman kaynakları nelerdir?  İstihdam garantisi programı için AB’nin fonlarını kullanmak olası mı?  Yabancı borç faizlerini askıya almak söz konusu mu?

Selanik planı, dış borçlara ilişkin yürüteceğimiz pazarlık sürecinden bağımsız kısa dönemli bir mücadele paketidir. Dolayısıyla, planlanan müdahalelerin nasıl finanse edileceğine ilişkin görüşleri de içeriyor. Bunlar, vergi kaçakçılığı ile mücadele ederek vergi matrahını genişletecek yeniden yapılandırılmış bir vergi sistemi kurmaktan, gecikmiş vergileri toplamaya ve gözden çıkarılmış eski vergileri, mükelleflerine daha uygun koşullar sağlayarak toplamaya kadar bir dizi düzenlemeyi kapsar. Bunların yanı sıra, alacaklılarla yeni finansman antlaşması pazarlığına girişerek faiz dışı fazla hedeflerini önümüzdeki bir kaç yıl için ciddi bir biçimde azaltacağız. Şu andaki faiz dışı fazla hedeflerini, hali hazırdaki program bağlamında Yunanistan’ın borcunu sürdürebilme stratejisi için merkezi önemde olmasına rağmen, neredeyse hiç bir iktisatçı, bırakınız toplumsal bakımdan kabul edilebilir olmasını, iktisadi açıdan da anlamalı bulmamaktadır. Eğer başarılı olabilirsek yatırım için kaynak yaratmış olacağımızdan ekonominin kriz sonrasındaki yeniden yapılanmasına girişebiliriz.

Dış borç-GSYH oranının % 174 seviyesinde olduğu Yunanistan ekonomisinin başındaki en büyük dert şüphesiz dış borç ödemeleri. Avrupa finans sermayesinin hakim kanadı Yunanistan’ın borcunu tamamen ödemesinden yana ve Syriza ile borç görüşmesi yapmak niyetinde değil. Dolayısıyla, Syriza dış borç müzakerelerinden vazgeçmezse Avrupa finans sermayesinin Yunanistan’dan sermaye kaçışını hızlandırarak ülkeyi bir finansal iflasa sürükleyeceği kesin gibi. Eğer bu olası bir durum ise şimdiden sermaye hesaplarını bloke etmek ve bankaları kamulaştırmak gibi önlemler almak gerekmez mi?  

 Belirttiğiniz durumun gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini göreceğiz. Piyasalar da şu andaki programın sürdürülebilir olduğuna inanmıyor. Kaldı ki Yunan halkının demokratik tercihini siyasi düzeyde göz ardı etmenin kolay olacağını sanmıyorum. O tür bir tavır Avrupa’nın geri kalanına çok kuvvetli bir mesaj göndermiş olur ki, bu da AB’nin alternatif toplumsal öncelikler ile demokratik süreçleri kaynaştıramadığı anlamına gelir. Sizin bahsettiğiniz merkezkaç siyasi güçlerin varlığını dikkate alacak olursak hiç de hafife alınabilecek bir ihtimal değil bu. Bu güçler, milliyetçi sağ da olabilir, soldakiler de olabilir fakat her hâlükârda Avrupa’nın demokrasi ve toplumsal adalet gibi temel ilkelerine gösterilen o tür bir umursamazlığın sonunda AB’nin nasıl olup da yaşayabileceği açık değildir.
Syriza’dan sonra İspanya’da Podemos ve İrlanda’da Sinn Fein’in de kamuoyu yoklamalarında önde gittiğini hatırlayalım. Avrupa’da bazı şeyler değişiyor. Sermaye gibi emekçiler de Avrupa genelinde örgütlenmeli. Mücadele etmemiz gereken bir savaştır bu!