Recommended Post Slide Out For Blogger

29 Ocak 2015 Perşembe

'Syriza'nın yapacağı ilk şey istihdam paketini yürürlüğe koymaktır'

E. Ahmet Tonak, Yunanistan'da seçim öncesi ve sonrası dört gün geçirdi, 'kafasındaki sorulara cevap bulmaya' çalıştı. Marksist ekonomistin değişim evresindeki ülkeye dair yerinde gözlemlerini paylaşıyorum. 

Syriza nasıl oldu da bu kadar destek buldu?
 Yeni Demokrasi’den, Pasok’tan gına gelmiş. Herkes şikayetçi. Bu bıkkınlık Syriza’nın sağladığı desteği büyük ölçüde açıklıyor. “Her şeyi denedik, sıra Sol’da; bir de bunu deneyelim” ruh hali oldukça yaygın. Konuştuğum taksi şoförleri, garsonlar, otel çalışanları herhangi bir sol değeri benimsedikleri için değil, daha çok çaresizlikten Syriza’yı desteklemiş gibiler. Epeydir oy potansiyeli %4’lerde olan bir partinin çok kısa zamanda %36’nın üstüne çıkmasında, ekonomik krizin ve Troyka’cı politikaların tahribatının rolü büyük.  Seçmenlerin, yıldıkları sağ partilerden desteklerini çekip hızla arayış içine girmelerinin arkasında son derece dinamik ve özgül koşullar var.
Syrizanın ANEL’le koalisyonunun geri planı
 Bilineni hatırlayalım; reel siyasette, özellikle hükümet etme ihtimali kapıya dayandığında, neredeyse her zaman, taviz ve uzlaşı kaçınılmaz. Verili koşullar, sınırlı seçenekler neler yapılabileceğini belirliyor. Yunanistan’da, cumhurbaşkanı seçimlerde birinci gelen partiye hükümet kurma yetkisini ancak belirli koşullar yerine getirilirse veriyor. Bu koşulların başında tabii ki güven oyu için çoğunluğun sağlanmış olması geliyor. En çok oy alan parti mecliste mutlak çoğunluğu (151 ve üstü) sağlarsa mesele yok. Syriza bu çoğunluğu sağlayamadığı ve 149’da kaldığı için cumhurbaşkanı diğer iki koşuldan birinin sağlanmış olmasını bekliyor:
1) Bir başka parti ile resmi ortaklık, yani koalisyona giderek güven oyunu garantilemek;
2) Mutlak çoğunluğun 151 altında da sağlanabileceğine cumhurbaşkanını ikna etmek. Evet, ikinci alternatif garip görünüyor. Mutlak çoğunluk nasıl olup da, mesela 151 yerine 149 olabiliyor? Syriza’nın kendi dışındaki partilerden 3 milletvekilini güven oylaması sırasında oturuma katılmamaya ikna etmesi yoluyla. O zaman, 300 milletvekilli bir mecliste değil, 297 vekilli bir mecliste güven oylaması yapılacağından Syriza’nın 149 milletvekili hükümet kurulması için yeterli oluyor.
Bana anlatılanlardan edindiğim izlenime göre, cumhurbaşkanına bu ikinci koşulun sağlandığını sözle ifade etmek yetmiyor. Cumhurbaşkanı, bu koşulun gerçekleştirildiğine dair kanıt arıyor, bir tür protokol ile güvenoyunun bu yolla alınabileceğinden emin olmak istiyor. Öte yandan, bu tür bir destek sağlandığında oylamaya katılmayan milletvekillerinin seçildikleri partiden ihracı gündeme gelebileceği gibi güven oyu desteği de pek kalıcı olmayabiliyor. 13 milletvekilli ANEL ile Syriza’nın kurduğu koalisyonu değerlendirirken Yunanistan parlamento geleneğine dair bu tür inceliklerin de dikkate alınması gerekiyor.
Her koalisyonun haliyle bir ortak zemini olması gerekir. ANEL-Syriza koalisyonunun ortak zemini Troyka’nın dayattığı kemer sıkma politikalarına karşı çıkmaları ve müzakerelerin yenilenmesi gereğinde anlaşmış olmaları. ANEL’in göçmen düşmanı milliyetçi söylemi ile Syriza’nın göçmen yanlısı taahhütlerinin çeliştiği biliniyor. Fakat, bu potansiyel çatışma alanının fiili bir uzlaşmazlığa dönüşüp dönüşmeyeceği, dönüşecekse ne zaman, hangi bağlamda dönüşeceği tartışmalı bir alan.  Spekülasyonlar, iddialar muhtelif. Yakın dönemde yaşanacaklar her iki partinin önceliklerinin ve samimiyetinin laboratuvarı olacak. Gelişmelerin yönünün belirlenmesinde Syriza’nın kırmızı çizgilerinin tayin edici olacağı kesin.
İlk ağızda neler yapılabilir?
 Syriza’nın Selanik Programı’nı değerlendirirken* programa hangi ölçütle, hangi yanlarına öncelik tanıyarak yaklaştığımı belirtmiştim.  Benim için, Troyka’nın emekçilere dayattığı koşulları düzeltecek politikaların niteliği ve acilen uygulanıp uygulanmayacağı tayin edici idi.  Nitekim, programda öne çıkan asgari ücretin tekrar eski 751 avro seviyesine çekilmesi ve %28’lere varan işsizlik ile mücadelenin ilk adımı olarak devlet eliyle 300,000 işsize istihdam yaratılması Syriza’nın önceliklerini aksettiriyor.  Solda olan herkesin desteklemesi gereken somut politika önerileri bunlar.  Program, öncelik verdiği bu uygulamaları Troyka müzakerelerine bağlamaksızın, hemen, acilen yerine getireceğini de söylüyor ve net bir tavır takınıyor.

26 Ocak 2015 Pazartesi

Yeni bir sapkınlık olarak Syriza iktidarı

Sloven felsefeci Slavoj Zizek, Yunanistan seçimleri öncesinde olası bir Syriza zaferi üzerine bir makale kaleme almış. Alışılmışın dışında bir seçim olacağına -ki sonuçları itibariyle öyle de oldu- vurgu yapan Zizek, egemenlerin korkusundan çok Syriza'nın neler yapabileceğine odaklanmış. 'Birisinin cesaret edip Yunanistan'ın borcunu silmesi gerektiğini' belirten Zizek'in makalesini Sinem Önem Uçkan çevirmiş, paylaşıyorum. 


Kurumsal demokrasimizin eleştirmenleri genellikle, bir kural olarak, seçimlerin doğru bir tercih sunmamasından yakınır. Çoğunlukla elde ettiğimiz, programları neredeyse aynı olan bir merkez sağ ile bir merkez sol parti arasında yapacağımız seçimdir. Gelecek Pazar, 25 Ocak’ta (17 Ocak 2012’de olduğu gibi) ise durum bu olmayacak. Yunan seçmenler, bir yanda egemenlerin, öte yanda radikal sol bir koalisyon olan Syriza’nın olduğu gerçek bir seçimle karşı karşıya…
Çoğunlukla olduğu gibi, gerçek bir tercihin böylesi anları egemenleri paniğe düşürür.  Egemenler, yanlış tarafın kazanması durumunda ortaya çıkacak olan toplumsal kaos, yoksulluk ve şiddet resmi çizer. Syriza’nın zafer kazanma olasılığı, dünya piyasalarını bir korku dalgasının sarmasına neden oldu. Böylesi durumlarda alışılmış olduğu gibi, ideolojik kişileştirme altın çağını yaşıyor. Piyasalar, yaşayan insanlarmış gibi “konuşmaya” başladı ve seçimler mali tasarruf programına devam etme emrini verecek bir hükümetin kaybetmesiyle sonuçlanırsa, olacaklara ilişkin endişelerini dile getiriyor.
Avrupa’daki egemenlerin Yunanistan’daki Syriza zaferi tehdidine yönelik tepkisinden aşamalı olarak bir ideal, Gideon Rachman’ın Financial Times’taki yorumunun “Euro Bölgesi’nin En Zayıf Halkası Seçmenlerdir” (Eurozone’s weakest link is the voters) olarak atılan başlığında en iyi şekilde ifade edilen bir ideal, gün yüzüne çıkıyor. Egemenlerin ideal dünyasında, Avrupa bu “en zayıf halka”dan kurtulur ve uzmanlar zaruri ekonomik tedbirleri doğrudan dayatma gücünü kazanır; eğer seçimler gerçekleşiyorsa, bu seçimlerin işlevi yalnızca uzmanların ortak görüşünü onaylamaktır.
Bu açıdan Yunan seçimleri kâbustan başka bir şey gibi görünemez. O halde bu yıkımdan kaçınmak nasıl mümkündür? Bunun kesin yolu, korkuya geri dönmek ve Yunan seçmenleri “Şu anda acı çektiğinizi mi düşünüyorsunuz? Henüz hiçbir şey görmediniz, Syriza zaferini bekleyin ve son yıllardaki mutluluğa hasret kalın!” mesajı ile ölesiye korkutmak olacaktır.
Alternatif, ya Syriza’nın öngörülemeyen sonuçlarla Avrupa projesinden çıkması (veya atılması) ya da her iki taraf da taleplerini azalttığında ortaya çıkacak olan “karmakarışık bir uzlaşma”dır. Bu ise başka bir korkuyu yükseltir. Bu korku, Syriza’nın zaferden sonraki irrasyonel tutumuna ilişkin bir korku değil; tam tersine, Syriza’nın seçmenleri hayal kırıklığına uğratacak rasyonel ve karmakarışık bir uzlaşmayı kabul etmesi ve bu nedenle hoşnutsuzluğun -bu sefer Syriza tarafından yön verilmeyecek ve yatıştırılamayacak bir hoşnutsuzluğun- devam etmesi korkusudur.

24 Ocak 2015 Cumartesi

'Syriza, radikal politikalara imkan sağlamak için geçiş programı öneriyor'

Ahmet Tonak yarın yapılacak olan Yunanistan seçimleri öncesi Syriza'nın ekonomik görüşlerinin oluşmasında önemli bir isim olan Efklidis Tsakalotos'la bir röportaj gerçekleştirmiş, kayıtlara geçmesi niyetiyle paylaşıyorum. 


 Avrupa Birliği’nin (AB) ne iktisadi ne de siyasi olarak umut verici bir gelecek vaat etmediği, kendi içinden birçok merkezkaç güç tarafından tehdit edildiği bir dönemde, Yunanistan için AB içinde kalmak niçin önemli? Ulus devletlere tek mümkün uluslararası alternatifi AB mi temsil ediyor? Avrupa genelinde bir sosyalist alternatif -Avrupa Sosyalist Birleşik Devletleri- için mücadele etmeye değmez mi?

Efklidis Tsakalotos  Tam da birçok merkezkaç siyasi güç olduğu için! Syriza’da bizler ta başından beri avronun ilerici güçler tarafından değil, kemer sıkma politikaları tarafından tehdit edildiğini söylüyoruz. Hepimizin bildiği gibi her türlü sabit kur sistemi durgunluk ve kitlesel işsizlik dönemlerinde tehlikeye düşer. İlericiler, avro sistemi çöküşünün aynen 1930’lardaki gibi rekabetçi devalüasyonlara, milliyetçi çekişmelere ve daha kötü şeylere yol açmasından endişe duymalıdır.

AB içinde kalınsa bile, AB’ye mesafeli İngiltere ve Yunanistan’dan daha küçük İsveç gibi ülkelerin başından beri Eurozone dışında kaldığı hatırlanacak olursa, Yunanistan’ın Eurozone içinde kalması niçin gerekiyor? Avronun mutlaka fırtınayı atlatabileceğini varsaymak makul mu? Eğer değilse, niçin kolektif bir çöküş riski alınıyor?

 Daha önceki cevabımın Avrupa projesine desteğimizin sadece taktiksel değil, stratejik olduğunu netleştirmiş olması gerekir. Syriza, dış borç gibi problemlerin ulus-ötesi problemler olduğu için ulus-ötesi bir şekilde çözülmesi gerektiğini savunuyor. Bu ulus-ötesi yüzleşme, finans piyasalarına, uluslararası şirketlere direnebilme, ekonomiler arası vergi rekabetine, iklim değişikliğine karşı koyabilme gibi diğer konular için de geçerli.
Avro çökerse, bu çöküşten sonra ortaya çıkacak dönemin Avrupa entegrasyonu için daha uygun bir zemin sağlayacağı görüşü tarihsel destekten yoksun. 1930’ların hayaleti tüm ürkütücülüğü ile hatırlanmalı.

Syriza özellikle işçiler için hayati olan asgari ücretin yükseltilmesi ve istihdam garantisi politikalarını da içeren Selanik planını uygulama konusunda bayağı kararlı gözüküyor.  Bu politikaların uygulanabilmesi için gerçekçi finansman kaynakları nelerdir?  İstihdam garantisi programı için AB’nin fonlarını kullanmak olası mı?  Yabancı borç faizlerini askıya almak söz konusu mu?

Selanik planı, dış borçlara ilişkin yürüteceğimiz pazarlık sürecinden bağımsız kısa dönemli bir mücadele paketidir. Dolayısıyla, planlanan müdahalelerin nasıl finanse edileceğine ilişkin görüşleri de içeriyor. Bunlar, vergi kaçakçılığı ile mücadele ederek vergi matrahını genişletecek yeniden yapılandırılmış bir vergi sistemi kurmaktan, gecikmiş vergileri toplamaya ve gözden çıkarılmış eski vergileri, mükelleflerine daha uygun koşullar sağlayarak toplamaya kadar bir dizi düzenlemeyi kapsar. Bunların yanı sıra, alacaklılarla yeni finansman antlaşması pazarlığına girişerek faiz dışı fazla hedeflerini önümüzdeki bir kaç yıl için ciddi bir biçimde azaltacağız. Şu andaki faiz dışı fazla hedeflerini, hali hazırdaki program bağlamında Yunanistan’ın borcunu sürdürebilme stratejisi için merkezi önemde olmasına rağmen, neredeyse hiç bir iktisatçı, bırakınız toplumsal bakımdan kabul edilebilir olmasını, iktisadi açıdan da anlamalı bulmamaktadır. Eğer başarılı olabilirsek yatırım için kaynak yaratmış olacağımızdan ekonominin kriz sonrasındaki yeniden yapılanmasına girişebiliriz.

Dış borç-GSYH oranının % 174 seviyesinde olduğu Yunanistan ekonomisinin başındaki en büyük dert şüphesiz dış borç ödemeleri. Avrupa finans sermayesinin hakim kanadı Yunanistan’ın borcunu tamamen ödemesinden yana ve Syriza ile borç görüşmesi yapmak niyetinde değil. Dolayısıyla, Syriza dış borç müzakerelerinden vazgeçmezse Avrupa finans sermayesinin Yunanistan’dan sermaye kaçışını hızlandırarak ülkeyi bir finansal iflasa sürükleyeceği kesin gibi. Eğer bu olası bir durum ise şimdiden sermaye hesaplarını bloke etmek ve bankaları kamulaştırmak gibi önlemler almak gerekmez mi?  

 Belirttiğiniz durumun gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini göreceğiz. Piyasalar da şu andaki programın sürdürülebilir olduğuna inanmıyor. Kaldı ki Yunan halkının demokratik tercihini siyasi düzeyde göz ardı etmenin kolay olacağını sanmıyorum. O tür bir tavır Avrupa’nın geri kalanına çok kuvvetli bir mesaj göndermiş olur ki, bu da AB’nin alternatif toplumsal öncelikler ile demokratik süreçleri kaynaştıramadığı anlamına gelir. Sizin bahsettiğiniz merkezkaç siyasi güçlerin varlığını dikkate alacak olursak hiç de hafife alınabilecek bir ihtimal değil bu. Bu güçler, milliyetçi sağ da olabilir, soldakiler de olabilir fakat her hâlükârda Avrupa’nın demokrasi ve toplumsal adalet gibi temel ilkelerine gösterilen o tür bir umursamazlığın sonunda AB’nin nasıl olup da yaşayabileceği açık değildir.
Syriza’dan sonra İspanya’da Podemos ve İrlanda’da Sinn Fein’in de kamuoyu yoklamalarında önde gittiğini hatırlayalım. Avrupa’da bazı şeyler değişiyor. Sermaye gibi emekçiler de Avrupa genelinde örgütlenmeli. Mücadele etmemiz gereken bir savaştır bu!

20 Ocak 2015 Salı

'Yunan virüsü Avrupa'ya yayılırsa...

Felsefeci Michael Löwy, Yunanistan'da yaklaşan erken seçimler için kısa bir değerlendirme yapmış. 'Yunanistan'ın neo-liberal kabustan uyanan ilk ülke olabileceği' umudunu taşıyan Löwy'le yapılan ve alternatifsiyaset.net sitesinde yayınlanan röportajı paylaşıyorum. 

Yunanistan’ın seçimlere gideceğini öğrendiğinizde ilk tepkiniz, esas olarak hissettiğiniz ne oldu?
Tepkim elbette sevinç ve umut oldu. Sonunda, Avrupa’ya temiz hava soluma ihtimali veren bir fırsat penceresi açıldı. Bu hem Yunanistan hem de Avrupa için tarihi bir dönüm noktası olabilir. Özellikle de “Yunan Virüsü”, İspanya’da çoktan olmuş gibi görünüyor, diğer ülkelere de bulaşırsa.
Yunan seçimlerinin ve olası bir sol hükumetin Yunanistan ve Avrupa için önemi ve anlamı nedir?
Yunanistan’ın neoliberal kâbustan uyanan ilk Avrupa ülkesi olabileceği, kıtanın mali oligarşinin demir ökçesinden kurtulan ilk halkı olabileceği, “Piyasaların” kör diktatörlüğüne karşı koyacak ilk hükumete sahip olabileceği anlamına geliyor. Franz Kafka “Istırap çeken insanlığın zincirleri ofis kâğıtlarından yapılmıştır” demişti. Memorandumlar, İstikrar paktları ve diğer Borç yükümlülükleri gibi yıllardır Yunan halkını baskı altında tutan kâğıttan zincirleri yırtacak cesarete, Syriza’nın önderliğindeki bir sol hükumet sahip olabilir.
Elbette henüz son gelmedi, Syriza’nın seçim galibiyeti veya gerçek bir sol hükumetin kurulması kesin değil. Ve böylesi bir hükumetin “Kutsal Troyka” himayesindeki banka sahipleri ve politikacılar, muhafazakârlar ve “sosyal demokratlar”, akbaba fonları ve vurgunculardan oluşan Kutsal İttifak’a karşı mücadele etmesi gerekecek.
Ama bu seçim, bu güçlerin şantajına boyun eğmeyecek, haksız, iğrenç, hem gayri meşru hem de yasa dışı olan borcun büyük çoğunluğunu ödemeyi reddeden, sokağa atılan insanlara evlerini geri veren, Yunanistan’da yaşayan politik göçmenlere sığınma hakkı veren bir hükumete sahip olmanın ilk şansı olacak. Diğer pek çok Avrupa ülkesinde aşırı sağın, yarı faşist veya faşist parti veya hareketlerin rahatsız edici yükselişini görürken Yunanistan, vahşi tasarruf önlemlerine karşı duyulan öfkenin radikal solun yükselişine yol açtığı ilk Avrupa ülkesi. Syriza’nın zaferi, Yunan halkının ırkçılık, cinsiyetçilik, yabancı düşmanlığı ve neofaşizme karşı özgürlüğü, eşitliği ve dayanışmayı tercih ettiği anlamına gelecek.
Son olarak bir dileğimi ifade etmeme izin verilirse, naçizane olarak Syriza’lı yoldaşlarımıza sol hükumetin ilk icraat olarak Ekonomi Bakanlığı tarafından işten çıkartılan 595 temizlikçi kadını kadrolu olarak işe almasını öneririm. Tehditlere, aşağılamalara ve polis saldırılarına rağmen verdikleri cesurca mücadeleyle Yunan halkının sosyal adalet mücadelesinin uluslararası sembolü haline geldiler.

16 Ocak 2015 Cuma

Charlie Hebdo saldırıları ve 'uygarlık çaresizliği'



Felsefeci Seyla Benhabib,Charlie Hebdo saldırılarını Batı'ya göç etmek durumunda kalanlarla birlikte alıyor. Benhabib'e göre,  'Uygarlık çaresizliği'  içinde sonuçta aşağılanmayı da içeren baskılar maruz kalan müslümanların cihada yönelişi Batı'nın günahlarından birisi. Ezidi katliamına kadar soykırıma sessiz kalmak, Irak'ta Sünnilere karşı Şiileri (şimdi tam tersi) desteklemek, Kobani'ye uzun bir süre sessiz kalmak, İran'da Musaddık rejimini devirmek gibi örnek verilse de yazar, Fransa'daki saldırıları yalnızca müslümanlıkla ilgili olmadığını ileri sürerek, müslüman coğrafyasındaki 'çaresizliği' anlamaya davet ediyor. viraverita.org'da Özgür Uçar'ın çevirdiği makaleyi paylaşıyorum. 


11 Eylül 2011’in üzerinden on yıldan fazla bir süre geçmişken, Fransa’daki korkunç kargaşanın yol açtığı en büyük kayıp, İslam ve Batı arasında küresel bir çatışma arayanların galip gelirken, Müslüman entelektüeller ve akademisyenler ile diyalog, iletişim ve kültürel ayrışmalarımızın karşılıklı bir eleştirisini arayanların “İslamofobi karşıtı-karşıtları” gibi görünmesi olmuştur.
Michael Walzer,  DISSENT’te daha yeni (Ocak, 2015)  yayımlanan makalesinde, İslam’ı, köktendinci İslamcıları ve Cihad yanlılarını eleştirmekten kaçınan Amerikalı solcuları eleştirmekte ve bunları birbirine karıştırmanın sanıldığından daha kolay olduğunu ileri sürmektedir (http://www.dissentmagazine.org/article/islamism-and-the-left). Eğer bizler İslam dini içindeki siyasal İslam’ın şiddet eylemlerinin kökenlerinin; en azından bazılarının araştırılmasında başarılı olamazsak, bu hareketlere karşı durmaktan ziyade, suç ortaklığı yapmış oluruz.
Fransa’daki korkunç olaylardan hemen önce, Avrupa’dan, Birleşik Devletler’den ve başka yerlerden önemli sayıda entelektüel Michael Walzer’in görüşlerini paylaşıyordu. Charlie Hebdo’ya yönelik saldırının gerçekleştiği hafta, Michel Houellébecq’in Fransa’nın 2020 yılında Müslüman bir devlet başkanına sahip olacağını öngördüğü yeni romanı “La Soumission”un piyasaya sürülmesi sadece bir rastlantı mıydı? Bir diğer çok satan kitap, Ėric Zemmour’un “La Suicide français” kitabı, İslamlaşma, küreselleşme ve Amerikanlaştırma karşısında acizlik içinde olan ve bırakılan güçleri hedef almaktadır. Açılımı “Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar” olan Alman örgüt PEGIDA, 5 Ocak tarihinde Dresden’de 18.000 kişiyle bir yürüyüş gerçekleştirdi. Avrupa’nın her yerinde, göçmen karşıtı partiler yükselişte ve “göçmen karşıtlığı” basitçe “Müslüman karşıtlığı”nın yerine kullanılıyor gibi gözükmekte. “Avrupa’nın Tehlikeli An’ı`” ile karşı karşıyayız (Steven Erlanger, NYT, Ocak 8, 2015).
Charlie Hebdo saldırılarıyla aynı gün Yemen’de 26 kişi, Irak’ta ise daha fazla sayıda insan hayatını kaybetti. Hala sayan var mı? İki hafta önce Pakistan’ın Peşaver kentinde 130 öğrenci çocuk katledildi. Her hafta Suriye, Irak, Afganistan, Libya, Somali ve benzeri ülkelerden yüzlerce mülteci Avrupa sahillerine ulaşıyor. Kuzey ve kuzeydoğu Afrika’dan, Orta Doğu’nun çok geniş bölgelerine ve Afganistan dağlarının bir ucundan diğer ucuna, yerkürenin büyük bir kesiminde, parçalanan ülke ve topluluklar baş döndürücü bir hızda ölüm sarmalına kapılmış durumda. Dünyanın bu kesiminde neler oluyor? Peki bunun, Avrupa, Avustralya, Kanada’da gerçekleşen ve büyük ihtimalle yakında yeniden Birleşik Devletler’de de gerçekleşecek olan, son şiddet olayları ile tam olarak nasıl bir ilgisi var?
İslam ve şiddet hakkındaki eski beylik lafları tekrarlamak yeterli değil; Kuran ve aydınlanma karşıtlığı; Batı’yı destekleme gereksinimi… Evet, evet, bunların hepsi doğru fakat bu, Türkiye, Ürdün, İran, Fas ve Tunus gibi istisnaların dışında, Suriye, Mısır, Libya, Pakistan, Afganistan, Yemen’de merkezlerin neden kontrol altında tutulamadıklarını anlamamıza yardımcı oluyor mu? Ya da, kontrol altına almanın da, Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’da olduğu gibi, bitmeyen bir baskı ve yolsuzluk pahasına gerçekleştiğini?
Bu toplulukların koşulları, birçok genç Müslüman (özellikle de erkekler) arasında sadece kör bir öfkeyi değil, fakat aynı zamanda benim ‘uygarlık çaresizliği” (civilizational despair) olarak adlandırdığım daha derin bir şeyleri üretiyor. Bunu ise Cihad’a karşı bir savaş ilan ederek tedavi edemezsiniz. Birçok genç Müslüman için şiddet, yolsuzluk ve yoksulluk çemberinden bir çıkış yolu yok gibi görünüyor. Paris veya Londra’da, Berlin ya da Atina’da, Roma veya Amsterdam’da, Oslo ya da Kopenhag’da da olsa, işsizlik ve marjinalleşme hali ile iç içe geçmiş, aşağılanma ve alay, sömürü ve hor görülme gibi birçoğunun yaşadığı acı, Müslüman gençlerin son zamanlarda Orta Doğu’da mantar gibi çoğalan ve de Cihad yanlılarının silah altına alınarak eğitildiği yüzlerce gruba katılması için bereketli bir zemin oluşturuyor. Kouachi kardeşler Yemen’de eğitilmiş ve Suriye boyunca seyahat etmişti. Onların, şimdilerde Orta Doğu’nun, Kuzey Afrika’nın, Pakistan’ın, Afganistan’ın ve hatta Çeçenistan’ın çatışma bölgelerinin içine ve dışına yayılan savaşçılardan oluşan küresel bir ağın parçası oldukları apaçık. Birçok Çeçen’in Suriye’de IŞİD veya IŞIL ile birlikte savaştığı bildiriliyor.