Recommended Post Slide Out For Blogger

29 Aralık 2014 Pazartesi

Bir gazetecinin deneyimleri; IŞİD militanlarıyla on gün


Antropolg David Graber, Rojava'daki deneyimle dünyanın neden ilgilenmediğini düşünerek, Rojava'ya gitmiş ve gördüklerini de aktarmıştı.  Benzer zamanlarda farklı bir niyeti ise 74 yaşındaki Alman gazeteci Jürgen Todenhöfer gerçekleştirmiş. Todenhöfer, 'yakından tanımak' için IŞİD militanlarıyla 10 gün geçirmiş ve deneyimlerini paylaşmış, şu an görüşmelerinden yola çıkarak  bir kitap hazırlığı yapan gazetecinin deneyimlerini aktarıyorum. 

Almanya'nın önemli gazetecilerinden Jürgen Todenhöfer, Suriye ve Irak'ın bir bölümünü kontrolü altında tutan IŞİD için, 'Batı dünyasının sandığından daha güçlü ve daha tehlikeliler' saptamasını yapıyor. 74 yaşındaki Alman gazeteci, Türkiye'den Musul'a gitti ve örgütün yöneticileriyle röportajlar yaptı ve görüşmelerini 'İŞID'la on gün' başlığı altında yayınladı.  Der tz  internet sitesi ise IŞİD tarafından idam edilen ABD'li gazeteci James Foley'le Bingazi'de (Lİbya) aynı otelde kalan Todenhöfer'le IŞİD'la karşılaşmasına dair notlara yer vermiş. 'Foley'in idamına dair videoyu korkunç ve kaygı uyandırıcı bulan Todenhöfer, 'İngiltere'den daha büyük bir alanı kontrol eden örgütle ilk karşılaştığında neredeyse her gün dünyanın birçok yerinden gönüllü savaşçıların geldiğini tespit etmiş. 

 Facebook  sayfasında , Alman Heckler & Koch MG3 silahlarının militanların elinde olduğuna dair fotoğraflara yer veren Todenhöfer, bu silahların bir gün Almanlara karşı da kullanılabileceğini düşünüyor. 16 Aralıkta Türkiye'den çıkan gazeteci Musul'da 5 bin militanın arasında ABD birliklerinin en çok bombalamak istediği karargahta kalmış önce, koalisyon birliklerinin bombardıman saldırısının da çoğunlukla sivillere zarar verdiğini görmüş. Todenhöfer'e göre 'Kur'anın hükümleri için ölmeye yemin etmiş militanlar, bütün dünyayı fethetmek istedikleri için bölgede etnik temizliğe girişiyor. Todenhöfer IŞİD militanlarıyla yaptığı görüşmeleri kitaplaştırmaya çalışıyor, 50 yıldır savaş bölgelerinde görüşmeler yapan gazeteci, Suriye'de bir yandan Esad'la diğer yandan El  Kaide militanlarıyla benzer şekilde Afganistan'da Karzai ve Taliban görüşmeleriyle farklı bir bakış açısı ortaya koymaya çalışıyor. Todenhöfer'e göre 'bir düşünceyi yenmek istiyorsanız önce onu tanımalısınız'. 





25 Aralık 2014 Perşembe

'Gıda üretiminde artış varken dünyada sekiz insandan birisi aç'


Yemek İşi - Gıdalarımızı Kim Kontrol Ediyor?  (El negocio de la Comida)  adlı henüz Türkçe'ye çevrilmemiş bir kitabın yazarı olan İspanyol sosyolog Esther Vivas, ülkesinde ve dünyadaki endüstriyel tarım politikaların vardığı sonuçlar üzerine bir röportaj vermiş. Malumu ilanı olan düşünceler bir yana süpermarketlerde şirketlerin ihraç ettiği ürünlerin hem sağlığı hem de tarımı nasıl etkilediğini, gıda üretiminde artış varken sekiz insandan birisinin aç olduğu dünyadaki durumu hatırlamak açısından önemli olan röportajda Vivas, çare olarak yerel tarımın güçlendirilmesi ve kooperatifleri adres olarak gösteriyor.

¿Dünyada gıda üretiminde artış varken, sekiz insandan birisinin aç olması nasıl açıklanabilir? 

Bolluğun olduğu bir yerde açlık kavramı durumu açıklamak için iyi bir örnek zira bugün tarımsal üretimi tamamen iş alanına dönüşmüş durumda ve para kazanmak esas haline geldi. Tarihte olmadığı kadar gıda üretildiği bir periyodu yaşıyoruz, Birleşmş Milletler'e (BM) göre dünya üzerinde her sekiz nsandan birisi parası olmadığı için bu üretilenleri tüketemiyor ve aç.

 Kitabınızda açlığın sebebini politikalar olduğunu belirtiyorsunuz...

Resmi açıklamalara bakarsanız açlığı yenmenini yolu daha fazla üretim yapmak. Bu yanlış. Problem üretimin az olmasında değil, problem demokrasi. Uzun bir zamandır yoksul, güney ülkelerinde açların durumu sosyal bir sorun olarak beliriyor ve politikaları da yakından etkiliyor. İspanya'ya bakın, süpermarketlerde yiyecek var ama açlık da yaşanıyor.Küresel kriz içerisinde gıda krizi üzerine çok az düşünülse de bu krizlerin içiçe olduğunu düşünüyorum. 2008'de emlak krizinden sonra yeni iş alanları bulunarak kriz geçiştirildi, eminim ki gıda için de böyle bir yol bulunabilir ama nasıl? Büyük şirketler daha fazla finans kaynağı yaratmak için ellerindeki çiftlikleri değerinden daha az fiyatla satarak bunu sağlamak isteyeceklerdir ve o durumda mısır, prinç gibi temel gıda fiyatlarında artış olacak. Bütün bunlardan sonra emlak balonu, gıda alanında da yaşanacaktır.


Ocak ayında AB, gıda sektöründe spekülatif sermaye oluşturulması konusunda bir limit belirlediklerini deklare etti, Katolaonya parlamentosu da buna dayanarak kimi yasaklamaları gündeme getirdi. Sizce bunlar krize çare olabilir mi? 

Hükümetlerin bu tür açıklaması değerli fakat politika değişimine yol açması anlamında yetersiz, zira gıda alanındaki spekülasyon devam ediyor. Buna bankaların (Banka Sabadell) gıda şirketlerine kredi vermesini örnek olarak gösterebiliriz. Bugün elektrik şirketleri dahi gıda sektörünün içeriside, gıda politikasının olmamasının bir sonucu bu, diğeri ise İspanya devleti genleri bozulmuş (trans-genik) tohumların kullanılmasına izin veriyor ve İspanya'da kullanılan tohumların yüzde 80'ini de Monsanto şirketi karşılıyor, dahası genleri bozulmuş tohum kullanımında Avrupa'da lider ülke olan hükümet sürekli çok uuslu gıda şirketleriyle lobby faliyetleri içerisinde.

Kobane; küçük kent, büyük kalp

Hawar Haber Ajansı, (ANHA) üç aydır IŞİD saldırılarına karşı direnen Kobane'deki gündelik hayatı yansıtan röportajlar yapmış. Silah seslerine rağmen oyunlarını kesmeyen çocuklar, birlikte ölmeye karar veren eşler, delik deşik olmuş bir evden diğerine geçerken yürüyüşüne dikkat eden savaşçıların yaşamlarının aktarıldığı haberi aktarıyorum. 

Suriye'nin Kobane kenti üç aydır özgürlüğü için mücadele ediyor ve henüz IŞİD bölgeye hakim olamadı. IŞİD'a karşı en yakın cepheden kentin iç mahallelerine kadar her yerde savaş devam ediyor. Mevziden bakan bir savaşçı, ateşi görünmesin diye sigarasını avucunda saklayarak yarım kilometre uzaklıkta bir yeri gösterek, 'IŞİD orada diyor, ona göre koalisyonun hava saldırıları nefes almalarını sağlıyormuş. 

Koalisyonun saldırıları başlamadan önce 45 gün YPG birlikleri IŞİD'la mücadele etti ve ihtiyaçlarını Türkiye'den karşılayan cihatçılar böyle bir savunma da beklemiyormuş. Kobani Kantonu'nun Başbakanı Enver Müslim, 'IŞİD'ı cesaretleriyle durdurduklarını daha sonra koalisyon opearasyonları ve akabinde Peşmerge kuvvetlerinin gelişiyle inisiyatifi ele geçirdik' diyor. Müslim'e göre IŞİD şu an psikoljik olarak çözülmüş durumda.

Kobane'de yaşayanlar YPG'nin her başarısından sonra kendilerini daha iyi hissetmeye başlamış. Kantonun savunma bakanı Şeyh Hasan, aralık ayının ortalarına doğru kentin yüzde 70'ini kontrol altına alacaklarını ileri sürüyor. 'Koalisyon güçlerinin saldırılarının  pozisyonlarını güçlendirmekle birlikte asıl savaşın karada sürdürüldüğünü' belirten Hasan, 'kış şartları daha da ağırlaştığında avantajı tamamen ele geçireceklerini ve bu yüzden sakin olduklarını' vurguluyor.


Aralık ayının soğu dışarıda hissedilmeye başlamışken 30 yaşındaki Letfiya Zelema kentin doğusundaki evinin avlusuna bir ocak yapmış zira evde ısınacakları bir kalorifer yok. Letfiya Kobane'de kalmaya karar veren yüzlerce sivilden birisi. Çatışmalar yoğunlaşınca birçok kişi Türkiye sınırının ötesine geçmiş ama o  gitmek istememiş. 'Başka ülkede ne yapacağız, Türkiye'de bize çingenelere bakıldığı gibi bakılacak' diyen Zelema burada ölmeyi tercih etmiş. Günlük ihtiyaçların karşılanmasını organize eden PYD'nin sağladığı yiyecek ve giyecekler dışında bunları alabileceğiniz bir dükkan bile yok ama çöplerin toplanması gibi gündelik çalışmalar da devam ettriliyor.


Kobane'ye gittiğimiz gün sokakta nöbetleşe bisiklete binen çocukları gördük, uzaktan gelen ateş seslerine rağmen oyunlarına ara vermiyorlardı. Zelema, 'duruma alışkın olduklarını' söylüyor, onun ailesinden birçoğu cephedeymiş zaten. 22 yaşındaki Ahmed İsmail'de savaşanlar arasında. Ahmed marangozmuş, çatışmalar başladığında evi yıkılmış o da önce hastanelerde yaralılara yardım ederek savaşın içine girmiş şimdi silah kullanan bir savaşçı durumuda. Savaşçılar duvarları delik deşik olmuş bir evden diğerine geçerken dikkatli olmak durumundalar her ne kadar sokak başları kontrol altında olsa da savaşçılar bu konuya çok dikkat ediyorlar. 50 yaşındaki Mahmud Saleh ve kendinden on yaş küçük karısı Jadiya Yusef, çatışmalar başlayınca Türkiye'ye geçmeye çalışmışlar ama sonra sınıra vardıklarında IŞİD saldırılarına karşı Türk askerlerinin birşey yapmadıklarını görünce dönüp  özgürlükleri için mücadele etmeye karar vermişler. 



Mahmut ve karısı küçük bir gaz ocağının etrafında oturmuşken karısı, 'eğer Türkiye'ye gitmiş olsaydım nerede kalabilrdim ki, öleceksek de birlikte ölelim' diyor. Mahmud ise , 'Kobane küçük bir kent ama burada büyük bir kalp taşıyoruz' diyor. Kobane'de yaşayanlara en çok cesaret veren konu ise Suriye'de IŞİD'a karşı direnen tek bölge olmuş olmaları, kentte yaşayanlar IŞİD'ın ideolojisi altında yaşamayı reddediyorlar ve bu inançla başarılı olacaklarını düşünüyorlar.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Silvia Federici'yle dünya ahvali hakkında bir röportaj; devlet, kadınların denetimini erkeklere verir


Silvia Federici New York’ta yaşayan bir düşünür, öğretmen ve örgütçü. Nijerya’da yıllarca öğretmenlik yaptıktan sonra bir sosyal bilimler profesörü olarak çalıştığı Hofstra Üniversitesi’nde fahri profesörlüğü sürdürüyor. Federici, diğer birçok rolünün yanında, Afrika Akademik Özgürlükler Komitesi’nin ve Uluslararası Feminist Kolektif’in kurucularından. Evişi için Ücret kampanyasını örgütledi ve Midnight Notes Collective’in içinde yer aldı. Federici’nin en bilinen çalışması Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim, ilksel birikimin kapitalizmin temel bir özelliği olduğunu savunuyor. Federici'yle Ocuppied Times'da Eviçi emeğin sömürüsü ve bu temelde gelişen kadına yönelik şidde, kadın, çocuk ve yaşlı bedenlerin denetim altına alınması konularına değindiği zihin açıcı  röportajı paylaşıyorum.
Occupied Times Çalışmanız, özellikle de fabrika sistemi içinde, üretim ve yeniden üretimin optimum birimi olarak görülmeye başlandığı on dokuzuncu yüzyıl kapitalizminin bir yapısı olarak çekirdek ailenin ortaya çıkışına odaklanıyor. Çekirdek aileyi telafisiz şekilde geriletici ve dönülmez biçimde kapitalist ilişkilerle bağlantılı mı görüyorsunuz? Öyle ise, kendimizi bu normatif toplumsal yapıdan nasıl kurtarabiliriz?
Silvia Federici Çekirdek aile, çelişki üzerine kurulu bir toplumsal formdur. Yeniden üretimi sağlar ancak gelecek veya günlük sömürümüz açısından işçiler olarak. Bu denli baskıcı olmasının bir sebebi budur. Çocukken kapitalist iş disiplinini kabul etmeyi öğrendiğimiz yerdir. Ayrıca eşitsiz ilişkilerin de yeridir. Eviçi emek ve eviçi yaşam, kadınların karşılıksız emeği ve erkeğin bunu denetimi üzerine kuruludur. Çalışmalarımda sık sık işaret ettiğim üzere: ücret yoluyla sermaye ve devlet, kadınların çalışmasını denetleme yetkisini erkeklere vermiştir, bu yüzden eviçi şiddet toplumsal olarak kabul görür ve bugün bu denli yaygındır. Karınızı döversiniz çünkü evişini yapmamıştır. Örneğin, daima evişinin bir parçası olarak görülen cinsel ilişkiyi reddetmiştir. Feministler buna karşı mücadele verene dek, karınızın dövülmesi suç olarak görülmüyordu; aynı şekilde, çocukların dövülmesi de şiddet sayılmıyordu, toplumsallaşma süreçlerinin bir parçası olarak görülüyordu, çünkü çocuklar, çalışmadıkları için bedenleri ve beden bütünlükleri üzerinde denetime sahip sayılmıyordu. Resmi makamlara aile içinde de tecavüz diye bir şey olabileceğini kabul ettirmek uzun bir mücadele gerektirdi.
 
Çekirdek aile toplumsallığın ortadan kaldırılmasının bir aracı olageldi. 20 yy.da işçi sınıfı ailesi toplumun geri kalanından giderek daha izole bir hale geldi. Konut politikaları, banliyönün de oluşumu ile bu süreci hızlandırdı. Kendimizi aileden nasıl kurtarırız? Öncelikle bugün işçi sınıfı ailesi zaten kriz içinde, çünkü işsizlik, güvencesiz çalışma ve ücretlerdeki çöküş birçok genç insanın aile kurmayı ertelemesini veya bundan vazgeçmesini getiriyor ya da ebeveynleri iş peşinde farklı yerlere sürüklüyor. Aile sahibi olma hakkı, ki bu belirli bir seviyede yeniden üretim hakkıdır ve kölelik ile ücretli işgücü arasındaki farkı yaratan şeydir, giderek daha fazla tehdit altında. Fakat aynı zamanda, kan bağlarından ziyade dostça ilişkiler üzerine inşa edilen daha geniş aile türlerine de bir dönüş yaşıyoruz. Bu, sanırım takip edilmesi gereken bir model. Bir geçiş döneminde olduğumuz ve epeyce deneyin yaşandığı aşikâr, fakat aileyi – hetero veya gey – daha geniş bir topluluğa açmak, onu giderek daha fazla izole eden ve sorunlarına kolektif bir şekilde çözüm aramaktan alıkoyan duvarları yıkmak; işte sömürüye karşı direnişimizi güçlendirmek için almamız gereken yol bu. Çekirdek ailenin yok edilmesi / dışa açılması, direniş topluluklarının inşasına giden yol.

 Selma James ve Bell Hooks gibi diğerleri, hareketin siyah, trans ve işçi kadınların deneyimlerine olan körlüğünü ortaya çıkarırken, siz de sınıfsal ve ırksal önyargıları nedeniyle 1970’lerin kadın özgürlük hareketine eleştiriler getirdiniz. Feminizm içindeki tartışmalar ve mücadeleler bugün sıkça benzer bölünmelere odaklanırken, bu meseleler etrafında örgütlenmekten kaynaklı paylaşabileceğiniz pratik dersler var mı? Devrimci hareketlerin kadınların yaşamlarını etkileyen farklı farklı ve çakışan baskıları tanımasını ve bunlar üzerinden harekete geçmesini sağlamak için hangi yaklaşımların en etkili olacağını düşünüyorsunuz?

 En iyi yaklaşım, cinsel ve ırksal çizgilerle ayrıldığımız sürece daha adil bir toplum yaratma gücüne sahip olamayacağımızın farkına varmak. Daha spesifik olarak, kadınların sömürülmesinin bütünselliğine karşı mücadele vermezsek ve yalnızca sınırlı bir kadın grubunun yararına olan politikaların kavgasını verirsek, hiçbir ciddi toplumsal değişim elde edemeyiz. Örneğin, bedenlerimiz üzerindeki denetimin kürtaj hakkı ile tanımlanması ve dolayısıyla sterilizasyon riski altındaki veya ekonomik koşulları nedeniyle çocuk sahibi olamayan kadınların durumunun göz ardı edilmesi, feminist hareketi zayıflatmıştır. Öyle ki bugün yasal kürtaj bile bir meseledir ve birçok ülkede düşük gelirli kadınların erişimine uzaktır. Benzer şekilde, doğum izni için güçlü bir kampanya yürütülmemiş olması (mesele 1976’da ABD Yüksek Mahkemesine gittiğinde) ve sosyal yardım alan kadınların aşağılanması ve kriminalize edilmesi – hepsinden de ötesi, sosyal yardımların Bill Clinton tarafından 1996’da kaldırılmasına karşı mobilize olmamış olmak – da tüm kadınları etkileyen önemli bir hata oldu.

Evişini gerçek iş saymıyorsak, ki bu sosyal yardımdan çalışma yardımına geçişin dayanak noktasıdır, kimsenin aile geçindirmek için kurumsal destek almaya hakkı olmaz. O zaman, devlet, çocuklarımızı yetiştirmemizin kişisel bir sorumluluk olduğunu ve örneğin kreş istiyorsak parasını ödememiz gerektiğini iddia ettiğinde haklı olur. Kısacası, yaklaşım, tüm kadınların ve hepsinden önce en çok sömürülen ve ayrımcılığa uğrayanların yararına olmayan herhangi bir talep ve stratejinin, içimizde oluşturulmuş hiyerarşileri ayak altına almayan tüm yaklaşımların iflas etmeye mecbur olduğunda ve anlık olarak elde ettiğimiz tüm kazanımların en sonunda sonunu getireceğinde ısrar etmektir.

Euro-Asia; imparatorlukların yeni savaş alanı

Gazeteci Pepe Escobar, son makalelerinde odağını adı henüz konulmamış ekonomik savaşa yönlendirmiş durumda. Çevirmeye çalıştığım bu yazısında 'Avrupa'daki yeni istikrarsızlık ufku'nu Rublenin değer kaybetmesinin ardındaki ekonomik çatışmayla değerlendiriyor. Bir sonraki yazısı ise Çin'den Madrid'e kalkan tren üzerinde euro-asia temasından yeni çatışma alanlarına dair. Pepe Escobar'a göre, Moskova, Batı'nın tezgahladığı oyunun farkında ve bu yüzden yeni işbirlikleriyle (Türkiye-Çin) konumlanmaya çalışıyor. Yazara göre kaos imparatorluğu çaresizce savaşa hazırlıksız girmiş durumda ve yakın gelecekte insanlar imparatorluklar arssı savaşla daha çok meşgul olacak.



Avrupa Konseyi Dış İlişkiler kabinesi stratejisti  Friedrich Ebert Stiftung, aşağı yukarı şöyle bir tanımlama yaptı: 'Eğer Ukrayna'da ABD ve Rusya tehlikeli bir şekilde karşı karşıya gelecekse 2030'a kadar Avrupa'nın batısı askeri bir merkez haline gelecektir ve 'dengesiz bir bölge' haline gelecek olan Baltık, Balkanlar ve Karadeniz'de NATO nezdinden yeni bir silahlı güç olarak doğacaktır.'  Stiftung'un değerlendirmesindeki iki grup asla tanınmayacak ve diğer bağımsız analistlerin de belirttiği gibi Baltıklardan Karadeniz'e kadar olan bölge Kaos İmparatorluğu'nun, genişletilmiş Euro-Asia hedefi için silah sahası haline gelecek. 


Pentagon'un daha önceler, Ortadoğu ve Asya'nın merkezini aşarak Magreb'den Çin'e uzanacak olan etkin olma projesi varlığını korumakla birlikte şu an üretim bandında 'dengesizlik ufku' fikri öne çıkmış duruma. Moskova, Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov'un ağzından hala oyunun içinde olduğunu detaylandırarak bildirdi. Avrupa'da Almanya'nın etkin olduğu sektörlerin varlığı hesaba katılarak yeni bir savaştan bile bahsediliyor,kıtada  ABD'nin varlığını en çok hissettiren ülke olan Almanya'nın 'savunma'yı odağına alan işbirliği, politik ve ekonomik bir denge yaratılması esasına dayandırılıyor. Almanya'yla ABD'nin buluşması henüz gerçekleşmedi ama Atlantik ötesiyle olası işbirliği için Almanlar bir geçiş sürecinin içine girmiş durumdalar adı da SWIFT savaşı.  (Dünyadaki bütün bankalrın fon transferini sağlayan standart) Öte yandan ABD'li fanatik senatörler Büyük Britanya'daki vasallar ve Polanyalılarla birlikte Rusya'ya karşı savaş niyetini terk etmiş değilller, üstelik önlerinde İran'a karşı tutumdaki örnek varken.


Bütün bu gelişmeler ekonomik savaştan ya da NATO'nun histerilerinden daha fazla anlam taşımayacak ama Almanlar meselenin bundan daha fazla olduğunu biliyor. Geçenlerde Almanya'nın önemli gazetelerinden  Handeslsblatt'ta VTB Bank'ın patronu  Andrei Kostin'le yapılan ve hiçbir önemli İngiliz gazetesi tarafından çevrilmeyen bir röportaj yayımlandı.

Röportajda Kostin meseleyi doğrudan ortaya koyuyordu; 'Şüphesiz bir B planı var (Rusya'nın SWIFT- finans sisteminden çıkması halinde) fakat benim kişisel fikrime göre bu bir savaş ilanıdır- bu tip gerilimlere rağmen diplomatik ilişki tıpkı İran'la kurulduğu gibi yapılıp, geriye askeri alanda kalabilir- Eğer Rus bankaları ve yatırımcılarn SWIFT'e girişi yasaklanmış olsa aynı gün ABD büyükelçisi görevinden ayrılması gerekir. Rusya'yla diplomatik ilişki sonlandırılmalı, bankalar bu ilişkilerin içerisinde çok daha az önem kazanır zira sistem euro ve dolar üzerinden şekilleniyor nihayetinde.