Recommended Post Slide Out For Blogger

25 Eylül 2014 Perşembe

ABD, cihatçılara neden müdahale ettiğini bilmiyor



Sosyolog Immanuel Wallerstein, ABD'nin koalisyon kurarak IŞİD'a karşı gerçekleştirdiği operasyonunu 'nasıl durdurabileceğini bir arabayı sürmeye' benzetmiş. Başkan Barack Obama aslında çaresizce, verdiği sözlerin aksine müdahaleyi yapmak zorunda kaldığını vurgulayan Wallerstein'in sendika.org tarafından çevrilen makalesini paylaşıyorum.

Başkan Barack Obama, ABD’ye bilhassa da Kongre’ye Ortadoğu’daki felaketi durdurmak için çok önemli şeyler yapmak zorunda olduklarını anlattı. Farz edilen problem oldukça bulanık olsa da yurtsever söylemler yükselmeye başladı ve nerdeyse herkes şu an için bu yönde hareket ediyor. Daha soğukkanlı bir zihin aslında onların, ABD’nin ortaya çıkmasında önemli ölçüde sorumlu olduğu bir durum hakkında etrafta çaresizce söylendiklerini görebilir. Ne yapacaklarını bilmiyorlar bu nedenle panikle hareket ediyorlar.
Açıklama basit. ABD ciddi bir düşüş içinde. Her şey ters gidiyor. Ve panik içinde, tıpkı sürdüğü güçlü arabanın kontrolünü kaybetmiş ve nasıl durduracağını bilmeyen biri gibi davranıyor. Bu yüzden arabayı durdurmak yerine hızlandırıyor ve büyük bir kazaya doğru sürüklüyorlar. Araba her yöne dönüyor ve patinaj çekiyor. Sürücü aracını kendi felaketine doğru sürüyor ama aynı zamanda dünyanın geri kalanına da felaket getirebilir.
Obama’nın ne yaptığı ve ne yapmadığına odaklanmış büyük bir ilgi var. Hatta Obama’nın en yakın savunucuları bile ondan şüphe duyuyor gibi. Financal Times’ta yazan Avusturalyalı bir yorumcu bunu bir cümlede özetlemiş: “2014’te dünyada Barack Obama’ya olan bıkkınlık aniden büyüdü.” Merak ediyorum acaba Obama da Obama’dan bıkmamış mıdır? Fakat bütün suçu ona atmak bir hata olur. ABD liderleri arasında neredeyse kimse daha mantıklı alternatif önermeler sunmuş değil. Hatta tam tersi. Obama’nın herkesi derhal bombalamasını isteyen savaş çığırtkanları da var. ABD’deki gelecek seçimleri kazanacak kişinin önemli bir fark yaratacağını düşünen politikacılar da bulunmakta.

New York Times’ta Obama’nın ilk döneminde ABD’nin anti terörizm danışmanı olan Daniel Benjamin’le yapılan bir röportajda nadir olarak duyulan aklıselim bir ses geldi. O sözüm ona IŞİD tehdidinin, kabine üyeleri ve üst düzey askeri yetkililerinin her yerde gerekçelendirilmemiş uçuk terimlerle tanımlamalarıyla birlikte tam bir “saçmalık” olduğunu dile getirdi. Onların söylediklerinin, sadece “doğrulanmış bir kanıta” sahip olmadan yetkililerin ve medyanın “kamuoyunu paniğe sürüklemelerinin” ne kadar kolay olduğunu gösterdiğini savundu. Fakat Bay Benjamin’i dinleyen kim?
Şu anda, anketler iki Amerikan gazetecinin hilafet tarafından kafalarının kesildiği korkunç  fotoğrafların yardımıyla ABD’nin askeri harekât için gerekli desteği sağladığını göstermekte. Fakat bu ne kadar sürecek? Destek somut sonuçlar olduğu sürece devam eder. Hatta Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, askeri harekâtın en az üç yıl süreceğini savundu. Üçü beşle çarparsanız bu harekatın ne kadar süreceğine daha yakın bir sonuç bulursunuz. Ve ABD kamuoyunun da inancını çabucak yitireceği kesin.

16 Eylül 2014 Salı

William Wallece'ın torunları bağımsız mı olacak?


Independent muhabiri Robert Fisk, temel soruya  baştan soruyor; İskoçya'nın bağımsızlığı neden İrlanda'nın bağımsızlığından farklı olsun ki? İrlanda'nın bağımsızlığı nasıl Büyük Britanya'nın gölgesinde anlamını yitirmişse Fisk'e göre de İskoçya'nın talebi de öyle olacak.
İskoçya'da bağımsızlığa dair referandumu 'evet' diyenler kazanırsa, yazara göre;  İskoçyalılar 'öyle olmadığını bildikleri halde bağımsız olduklarında ısrar edecekler.' Fisk'in sendika.org'da da yayınlanan makalesini paylaşıyorum. 


Birleşik Krallık’tan son ayrılma sancılı ve sertti ama uyum ve refahla sonuçlandı. Öyleyse İskoçya’nın bağımsızlığı neden farklı olsun? Ana karadaki Birleşik Krallık vatandaşlarının yüzde yetmişi bağımsızlığa 'evet' dedi, Birleşik Krallık’tan ayrıldılar, kendi hükümetlerini kurdular ve yerel yönetimler bağlılıklarını yeni devlete devretti. Fakat hala Birleşik Krallık sınırından ekspres trenine binip bağımsızlığını ilan etmiş ulusun başkentine pasaportsuz ulaşım sağlayabilirsiniz.

Yıllar sonra -bugün bile- posta kutularının üzerinde Kraliçe Victoria, Kral VII. Edward ve V. George’un baş harfleri bulunuyor. ”Kraliyet” kelimesi hala yerel otomobil kulüplerinin, yat kulüplerinin ve hatta ülkenin en iyi otellerinin ismini süslüyor, “Honi soit qui mal y pense” yazısı pek çok hükümet binası ve mahkemesinin üst kısmında yer alıyor. Bu yüzden İskoçya bağımsızlık referandumuna dair çok endişelenmeyin. 1919′da ve takip eden yıllarda bunların hepsi yaşanmıştı. Tabii, artık posta kutuları yeşil, vatandaşları ön tarafında altın arp bulunan AB pasaportu taşıyor ve para birimleri euro fakat İrlanda’nın kasabaları ve şehirleri biraz 1930′ların Britanyasını anımsatıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlığı sayesinde Alman hava kuvvetlerinin kentsel yıkım/yenileme programından kurtulan İrlanda – Cumhuriyet 1949′da ilan edildi- 18.yüzyıldaki kapı üstü pencereleri olan binlerce İngiliz, Georgia tarzı evleri ve Palmerston, Wellington, Victoria isimli sokaklarıyla böbürleniyor. Sokakların birkaç tanesine Wolfe Tone, Padraig Pearse ve James Connolly gibi zalimlerin adı verilmiş.
Başka bir deyişle, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan edince hayat bitmiyor. 1922′de İrlanda Britanya’dan bağımsızlığını kazandığı gün, Birleşik Krallık bayrağı indi, yüzyıllar boyunca Britanya Majestelerine ev sahipliği yapan Dublin Kalesi üzerine İrlanda Bayrağı çekildi. (Elbette bir İrlandalı olan) Birleşik Krallık Genel Valisi onun yerini aldı ve elektrik şebekesine sahip olacak kadar şanslı olanlarsa yemek odasının yanındaki elektrik düğmesine basarak ışıkları açabilirdi; hayat bağımsızlıktan sonra da devam ediyor.

13 Eylül 2014 Cumartesi

Sürgün yollarında hayata tutunmak

 İspanyol gazeteci Daniel Iriarte, cihatçı saldırılarından kaçanlarla konuşmuş. Çoğu Ezidi olan azınlık mensupları bütün varlıklarını ardında bırakarak yalnızca hayatta kalmaya çalışıyor. Kimi daha güvenli bölgelere gitmeyi düşünürken, kimisi de doğdukları topraklara dönmek istediklerini söylüyor. Cihatçı saldırılarından kurtulanların hikayelerini aktarıyorum.

Mar Yusuf kilisesinin bahçesinde sanki senaryosu belli bir gösteri düzenleniyor; palmiye ağaçlarının gölgesine sığınmış insanlara kendilerine dağıtılacak su ve ekmeği bekliyorlar. Çoğu çocuk Hristiyan sürgünler İslam Devleti'nden kaçarak buraya sığınmışlar. Loay Korkis, ailesiyle birlikte Asuri kenti olan Bartela'dan kaçıp buraya gelmiş, Korkis'in ailesinden bazıları Peşmergeye katılmış, 'eğer zamanında yetişmeselerdi şimdi ölmüş olurduk' diyor Korkis. Korkis ailesine mensup 50 kişi 2006'da Bağdat'tan da kaçıp Bartela'da sıfırdan hayatlarını kurmuşlar ama şu an Mar Yusuf'un bahçesinde ellerinde birşey kalmamış halde yardım bekliyorlar. Loay elindeki iki siyah poşeti göstererek, 'elimizde kalan herşey bu, cihatçılar yanlarında götürdükleri dışında herşeyi yakıyorlardı'' diyor. Cihatçı gruplar bu yaz ayının başlarında Bağdat ve Irak Kürdistan özerk bölgesinin başkenti Erbil'e kadar uzanan toprakları kontrolleri altına alarak ilerlemeye başladı ve  yüzyıllardır farklı kültürlerin, azınlıkların içiçe yaşadığı bölge cihatçıların yarattığı düşmanlığın hedefi haline geldi. Qaraqosh gibi Irak'ta Hristiyanların yoğunlukla yaşadığı kentte olduğu Bartela'nın Asurileri, dağınık halde yaşayan Kakailer cihatçı saldırılarından korunmak için Erbil'e akın ettiler.

Herşeyi arkada bırakmak


Hussam Kiriakos, Kuzey Amerikalı aksanını bilecek kadar İngilizceye hakim olduğu için Bartela'da bir kontrol noktasında tercüman olarak çalışıyormuş. Ağustos ayının yedisinde kent İslam Devleti'nin eline geçince hızla oradan kaçmışlar. Kentten kaçarken yara bere almaktan kurtulmuş, 35 yaşından olmasına rağmen daha büyük gösteren  Mujlis Yusuf, cihatçıların eline geçince, tam 'herşey bitti yapacak birşey yok' diye düşünürken kente saldırı başlamış ve cihatçılar da Mujlis ve yanındakileri yüz bin dinar karşılığında  serbest bırakmış ama kilisenin güvenlik görevlisi Mujlis'in tek gözünü de çatalla oymuşlar. Mujlis'in karısı ve çocukları Bartela'da kalmış, kimi zaman 'onlarla konuşabildiğini' söylese de buraya gelemediklerini de ekliyor. Bartela'da kalan ailelere ise cihatçılar dhimma dedikleri adam başı 200 dolar 'koruma parası' biçimi,  o parayı verebilenlerin durumu ise şimdilik iyiymiş.

Süryani ve Rum Ortodoks kiliseleri sürgünden gelenlere ortaklaşa yardım edebiliyor ama Erbil'deki kilisenin etrafı haddinden fazla insanla dolu ve çoğu zaman insanlar tıpkı Mar Yusuf'da olduğu gibi banklarda, kilisenin duvarlarında uyumak durumunda kalıyor. Biz Erbil'e gelmeden iki gün önce (29 ağustos) ABD konsolosluğunun önünde, göçmen statüsüne geçmek ya da giderek kötüleşen durum karşısında koruma talep etmek için sürgünler büyük bir eylem yapmış. Bir öğrenci olan Maher Salem, 'Bartela'da işlerinin, topraklarının, evlerinin olduğunu ve Süryanilerin çoğunun varlıklarını İslam Devleti'ne bırakmaya yanaşmadığını ve dönmek istediklerini' söylüyor. Salem'in tersine Loay için sürgüne belki de İspanya'ya gitmek ve çocukları için yeni bir hayat kurmak çıkar yol olarak gözüküyor.

Beyaz Saray'ın cihatçıları petrol savaşlarını açığa çıkardı

İslamcı cihatçıların yarattığı asıl tehlike bölgedeki petro-doğal gaz hatlarının kontrolüne ilişkin çok uluslu gerilimi savaş noktasına getirmesi olamaz mı? Nabucco projesinin iptali, İran'ın Çin'le birlikte başka bir hat kurması, Suudi Arabistan'ın, İslam Devleti'nin illegal gaz satışından duyduğu tedirginlik, gerilimin ortasında yanlış kartlara oynayan Türkiye, bütün bür planı dizayn etmeye kalkan ABD... Gazeteci Nazanin Armanian, Ortadoğu ve Asya'daki gaz savaşını ve taraflarını analiz etmiş, aktarıyorum. 

1985 yılında ABD Başkanı Ronald Reagan, Taliban liderlerini çay içmek ve Trans-Afgan (Türkmenistan-Afganistan- Pakistan- Hindistan... TAPI) petrol boru hattının inşaasını görüşmek için Beyaz Saray'a davet etti. 11 Eylül'de sonra CIA'nin finanse ettiği aşırı İslamcı gruplarla ilişkileri bozmamak adına Pentagon, Körfez bölgesinde operasyona dahil oldu ve Çeçen, Iraklı, Suriyeli, Yemenli  birçok ülkeden İslamcıyı 'yaratıcı kaos' planına dahil ett,, plan aslında gaz boru hattının ve civar ülkelerdeki sistemlerin yeniden dizaynın adıydı.

Halihazırda dünyanın irili ufaklı birçok ülkesinin dahil olduğu 'büyük oyun' cihatçıların siyah bayraklarıyla Eurasia bölgesindeki enerji hatlarına yönelmesiyle ortaya çıkmış bir durum. Bunu bir şekilde Obama'nın Çin'e karşı savunma hattı oluşturması olarak değerlendirebilirsiniz yine İran ve Rusya'nın üzerine oturduğu 'mavi altın'ı dünya enerji piyasalarına sunma girişiminin önüne geçme olarak da görebilirsiniz. Rus gazının birincil müşterilerinin ekonomik resesyondan etkilenmesi, savaş rüzgarlarının şiddetlenmesi, öte yandan klsaik gaz üretim tekniklerinin değişmesi ( tigt gas- shale gas) temel üreticilerin pozisyonunu değiştirmese bile üretim alanlarını ve tekniklerini değiştirmeye zorladı. Mesela Gazprom, Total gibi şirketler 2007'deki projelerini askıya alarak yeni alanlara yönelirken, Katar, petrolünün yüzde 40'ını sattığı ABD'ye yeni bir petrol boru hattı açmaya meyletti.

ABD açısından savunma sanayisini ve ekonomiyi güçlendirmenin odağında Berlin merkezli Gazprom gibi Rus devlet şirketlerinin geliştirdiği 25 projenin askıya alınması önemliydi, ABD'nin bu atağına Vladimir Putin'in cevabı ise Çin'le 2018 yılına kadar etap etap geliştirilecek projeler ve bu projelere BRICS ülkelerinin de dahil edilmesi oldu, hali hazırda devam eden gaz savaşına bakıldığında Kremlin'in neden Esad'ı desteklediği de anlaşılıyor. Gaz savaşlarına dair değişen başka bir nokta ise, Katar, Suudi Arabistan petrol boru hattının olduğu kadar 2016'ya kadar işlemesi öngörülen İran-Irak-Suriye petrol hattının da işlevsiz kalması.

12 Eylül 2014 Cuma

Suudi Arabistan, cihatçılardan desteğini neden çekti?

Bilinen hikaye şu; ABD, Afganistan'da SSCB'ye karşı islamcı militanları organize etti ve bu organizasyonun en önemli destekçisi de Suudi Arabistan oldu. Politik olarak inkar edilse de ABD'nin siyasal islamı, Sovyetler ve de ulusalcı Arap iktidarlarına karşı kullandığı da biliniyor. Bilinmeyen ise ABD'nin ve Suudi Arabistan'ın neden bu destekten vazgeçdiği. Fransız yazar Thierry Meyssan, Suudilerin keskin viraj alarak cihatçılara desteği nasıl çektiğini anlatmış, aktarıyorum.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, devletlerin yardımları devam ederken İslam Devleti'nin yayılmasına karşı çözüm konusunda ittifakla karar aldı. Cihatçıların yalnızca son zamanlardaki olaylar için değil, Irak topraklarına ABD American Motors yapımı Hummer jepleriyle girdiklerini ve ellerinde Ukrayna yapımı silahlar olduğunu herkes biliyordu. Yine insanlara cihatçı grupların eylemlerini internetten, televizyondan kolayca yayıyor olabilmeleri şaşırtıcı geldi ama düzenek tamamen Fort Bragg yapımıydı. Herşey bu kadar açık ama ABD kongresinin ocak 2014'te Nusra, Irak Şam İslam Devleti gibi örgütlerin finansmanı hakkındaki toplantısının Reuteurs dışında yayınlanmadığını ve o haberin de inkar edildiğini  ve 6 şubatta, ABD'nin Polanya'daki bir toplantıda Avrupalı ülkelere Irak'a savaşmaya giden cihatçıların ülkelerine dönüşünü yasaklamasına dair telkinde bulunduğunu da hesap edin. ABD'nin tüm bu girişimlerinin ardında yatan ise cihatçıların Irak'ta daha fazla güç elde etmesinin önüne geçmekti.

Uluslararası gözlemcilere göre cihatçıların Irak'ta zalimane eylemleri ve bu eylemlerde uyguladıkları şiddet, Suriye'de son üç yılda yaptıklarıyla kıyaslanamayacak kadar farklı, öte yandan cihatçıların şiddetle ilişkisi de yeni değil. Örneğin 2012 şubat ayında Humus'un Babo Amro mahallesinde kurdukları şeriat mahkemesinde 150 kişinin kafasını kestiler ve o dönem hiçbir uluslararası kurum olaya tepki vermedi, 2013 yılında Özgür Suriye Ordusu'na bağlu Faruk tugaylarından bir militanın Suriyeli bir askerin kalbini söküp yediği görüntüleri de internette dolaşmıştı.

Halife Abu Bakr'ın yükselişi şüphesiz bu tip şidddet gösterilerinin sonucu. 2013 mayıs ayında ABDli senatör John McCain, Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) liderleriyle görüşürken Abu Bakr'da aynı toplantıdaydı.  Yine 17 Ocak 2014'te dönemin ÖSO lideri Salim İdris, gönderdiği bir mektupta ihtiyaçlarının Türkiye ve Fransa tarafından karşılandığını ve kendilerine bağlı birlikler arasında El Kaideci grupların da olduğunu yazıyordu.İşin ilginç tarafı 2014 ağustos ayında Suriye ve Irak'taki durumun değişeceğini NATO ve Körfez bölgesindeki birlikler biliyordu ama düşmanları henüz değişmemişti, soru aslında bu.

Brzezinski'nin cihat hareketi doktrini


Bugün Suudi Arabistan'ın ve bir ölçüde ABD'nin cihatçılara bakışındaki değişimi anlamak için 35 yıl öncesine dönmek gerekir. 1979'da Washington'da dönemin Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanı olan Zbigniew Brezinski, Mısır'da Nasır'ı zayıflatan Müslüman Kardeşler'in varlığından yola çıkarak Asya'da Sovyet etkisini çerçevelemek için İslamcı siyaseti teşvik edilebileceğini öne sürdü. (Yeşil Kuşak teorisi) Brzesinki'nin İslam devrimi formülünün ilk uygulanış yeri ise Afganistan oldu. Komünist Nur Muhammed Taraki iktidarına karşı İslamcıları destekleyen ABD'nin amacı Ortadoğu'da ulusalcı ya da Sovyetler etkisindeki ülkelere karşı İslamcı organizasyonlar oluşturmaktı ve sonuçta cihatçı gruplar Dünya Anti-Komünist Liga'sında da tanındı, Müslüman Kardeşler örgütü temsilcilerinin de olduğu Liga'da Usame Ben Laden'de Kızılordu birliklerine karşı mücadele için teşvik edildi. Öte yandan Brezinski'nin doktrinin zayıf halkası İran'da belirdi, Humeyni gerçek bir anti- emperyalist olarak çıkması ve şah iktidarının ertesinde kendi sistemini kurma isteği arzulanan hedeflerin gerçekleşmesini de engelledi. Brzezinski için şu an İslami hareket eğilimleri arasında iki fark çok belirgin olarak ortaya konmuştu; bir yanda 'iyi' sünniler- ya da işbirlikçiler- diğer tarafta ise 'kötü' Şiiler - ya da anti-emperyalistler- ve bu ayrımın belirginleştirilmesinde ilk adres de Suudi Arabistan oldu. 23 Şubat 1980'de dönemin başkanı James Carter'ın, 'ulusal güvenlik için Körfez petrolünün ve Suudi Arabistan'ın öneminin vurgulanmasının altında da bu niyet yatıyordu. 1980'de ABD tarafından yeni ittifakların belirginleşmesinin ardından cihatçılar yalnız Sovyet etkisindeki topraklarda değil, ulusalcı Arap hükümetlerine karşı da mücadele için toplanmaya başladı. Bu politikanın çıkmaza girmesi ise malum 11 Eylül saldırılarından cihatçıların suçlanması ve 2011 mayıs ayında Usame Ben Ladin'in öldürülmesine kadar geçen süreci kapsar. ABD o dönemlerde bile cihatçılarla işbirliğini inkar etmiş olsa da 2011'den sonra Libya ve Suriye'deki hükümetlere karşı politika geliştirme noktasında yeni bir süreç başladı.