Recommended Post Slide Out For Blogger

10 Şubat 2015 Salı

Galeano: Tüketim imparatorluğu tek bir yönü, çöpü gösterir


'Hali hazırda tüketim patlamasının çıkardığı karmaşa savaşlardan ve karnavallardan daha fazla gürültü çıkarıyor.' Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, 'Tüketim İmparatorluğu' başlıklı yazısına bu tanımlamayla giriş yapıyor.Makale,  modern toplumun işleyen doğası karşısında büyülenmiş gibi yaşayanlara nasihat değil bir uyarı mesajı veriyor, bir anlamda sahte büyülenmeden kurtulma çağrısı yapıyor.  Her şeyi kredi karşılığında tüketebilme ihtimalinin yarattığı sahte demokrasi, hafta sonları alışveriş merkezlerine yapılan kutsal ziyaretler, tüketenle birlikte soluk alıp veren mallarla tüketim imparatorluğu gezegenin her yanını kontrol altına aldığı bir zamanda Galeano'nun uyarı mesajı niteliğindeki makalesini paylaşıyorum. 

 Eski bir Türk atasözünde söylendiği gibi, 'borca içen iki kez sarhoş olur'. İçki aleminin sersemliği bakışı etkiler; küresel sarhoşluğun ise ne özelliği ne de sınır varmış gibi görünüyor, tüketim kültürü davulun sesi gibi bir rüya vaat ediyor ama içi boş bir rüya.  Gerçekle karşılaşma saati gelip de kutlama bittiğinde, sarhoş yalnız uyanır kendisine yalnızca bedelini ödemek zorunda olduğu kırık tabaklar eşlik eder.

Sistem, genel olarak çatışmaları ardına alarak yayılır, daha fazla satışın, damarların ihtiyaç duyduğu hava gibi bir eğilimi vardır ve her seferinde insana hayallerine ulaşmak için çalışma gücü de verir. Sistem her şeyin adıyla konuşur, tüketime göre düzenler .Bütün başlayan ve biten macera yalnızca televizyonda da gerçekleşmez. Birçok insan, elde etmek istedikleri için borçlanır, borcu ödemek için yeniden borçlanır ve arzu edilen, ele geçirilmek istenen eşya suçlanarak süreç devam eder.

 Herşeyi yapmakta özgürsün diyenler yön gösteriyor; çöpe doğru ( Yön- derecho ile derroche, boş, çöp, israf kelimeleriyle bir oyun ) Söyle bana ne kadar harcayabilirsin ve bunun için ne kadar ödeyebilirsin? Bu modernlik ne çiçeklerde ne tavuklarda ne de insanlarda uyku bırakmaz. Kış bahçeleri çiçekler daha hızlı yetişsin diye ışığa boğulacak,  yumurta fabrikalarında daha fazla üretim için tavuklara uyku yasaklanır, insanlar ödemek zorunda kalacaklarını hatırladıkça insomnia yaşamaya başlarlar, bu insanlar için iyi değil ama ilaç endüstrisi için iyi bir şeydir.  

ABD, dünyada legal olarak üretilen sentetik, kimyasal  ilaçların yarısını tüketiyor, nüfusun yarıdan fazlası da  illegal olarak elde edilen kuru, sulu maddelerin müptelası, neredeyse dünya nüfusunun beşte biri bunları kullanıyor  yani. Montevideo'dan bir kadının da dediği gibi;  satın alan insanlar mutsuz.  ‘Utancı ardında bırakarak acıyla onsuz olacaksın’ der bir tango şarkısı da. Parasız bir adam zavallıdır, 'hiçbir şeye sahip olmadığında, düşünmeye değer şeyin de olmaz' der Buenos Aires'den birisi de. Dominikanların yaşadığı San Francisco'da ise şöyle dendiğini duyarsınız; ' Kardeşlerim markalar için çalışıyor, etiket satın alarak yaşıyorlar ve onları ödemek için de irice gözyaşı döküyor.”

Tüketimde şiddet gözden kaçar: Tek tip üretim, karın ve çeşitliliğin düşmanıdır. Seri üretim bandının içinde olan herkes tüketilecek şeye uygun hareket etmelidir. Zorunluluğun diktatörlüğü herhangi bir diktatörlükten daha tahrip edici bir sistem yaratır: Varolan dünya sonsuzluğa karışırken, fotokopi gibi tüketicilerin üretildiği yeni bir dünya üretilecek buradan. Bu toplumda nicelik, niteliğin önüne geçecek şişmanlık iyi beslenme alameti olarak gösterilecektir. Lancet adlı bilim dergisine göre; son zamanlarda 'obezlik tehlikesi' felaket noktada, gelişmiş ülkelerde yaşayan gençlerin yüzde 30'u bu 'tehlike' içerisinde büyüyormuş.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Ursula K. Le Guin: Peki soldan geriye ne kaldı?



Ursula K. Le Guin’i basma şansı bulursanız, üstüne atlarsınız; bir kurgu dergisi olsanız ve masanızın üzerinde duran şey Guin’in politik makalelerinden biri olsa bile. Aslında arada bir bağlantı mevcut. Ulusal Kitap Ödülünün son sahibi olan bu bilim kurgu ikonu, politik fikirlere uzun ve tarihsel önemi olan bir ilgiye sahip; Mülksüzler ve Dünyaya Orman Denir gibi eski romanlarından birçoğu çevrecilik, anarşizm ve Taoculuk üzerine etkili alegoriler. 86 yaşında, halen radikal bir düşünür. Aşağıdaki makale, yazar ve politik teorisyen Murray Bookchin’in tutkulu bir övgüsü; makalelerinin yakın tarihli bir koleksiyonundan oluşan kitabın önsözünden bir alıntı – bir vasiyetname. Le Guin'in makalesini dünyadan çeviri kolektifi, Türkçe'ye çevirmiş, paylaşıyorum.  

“Sol”, Fransız Devrimi’nden bu yana anlamlı bir kavram; sosyalizm, anarşizm ve komünizm ile daha geniş bir anlam kazandı. Rus Devrimi ile tamamen sol görüşlü bir iktidar geldi; solcu ve sağcı hareketler İspanya’yı ikiye böldü; Avrupa ve Kuzey Amerika’daki demokratik partiler iki kutup arasında saflaştılar; ABD’deki gericiler “komünist solcuları” 1930’lardan Soğuk Savaş’a kadar şeytanlaştırırken, liberal karikatürcüler muhalefeti ağzında puro olan şişman bir plutokrat gibi resmettiler. Sol/sağ zıtlığı, sıklıkla bir aşırı basitleştirme olmasına rağmen, iki yüzyıl boyunca dinamik dengenin bir açıklaması ve anımsatıcısı olarak kullanışlıydı.

Yirmi birinci yüzyılda, bu kavramları kullanmaya devam ediyoruz, peki soldan geriye kalan ne? Devlet komünizminin başarısızlığı, sosyalizmin bir derecede demokratik hükümetlerdeki sessiz tahkimi ve politikanın kurumsal kapitalizmin yönlendirmesiyle sürekli olarak sağa kayması gibi gelişmeler, ilerici düşüncenin arkaik veya gereksiz ya da hayal ürünü olduğu algısını yarattı. Sol, düşüncesi açısından marjinalleşti, amaçları açısından bölündü, birleşme kabiliyeti açısından güven vermemeye başladı. Özellikle ABD’de sağa kayma o denli güçlü oldu ki eskiden anarşizmin veya sosyalizmin konduğu terör umacısı yerini şimdi liberalizm aldı ve artık gericilere “ılımlı” deniyor.

Peki, sol gözünü kapamış, yalnızca sağ elini kullanmaya çalışan bir ülkede, iki elini ve iki gözünü kullanabilen Murray Bookchin gibi bir eski tüfek ne yana düşüyor? Onun okurlarını bulacağını düşünüyorum. Pek çok insan, eylemlerine dayanak olacak tutarlı, yapıcı bir düşünce arayışında – sonuçsuz kalan bir arayış… Özgürlükçü Parti gibi ümit vaat edici görünen teorik yaklaşımlar, kuzu postuna bürünmüş kurt çıktı; İşgal Et hareketi gibi, bir soruna yönelik acil ve etkili çözümler, yapısal açıdan zayıf ve uzun vadede dayanıksız çıktı. Toplumun göstere göstere aldattığı ve ihanet ettiği genç insanlar, zeki, gerçekçi, uzun vadeli bir düşünce arayışındalar: atıp tutan bir başka ideoloji daha değil, pratik ve işe yarayan bir hipotez, nereye gittiğimizin kontrolünü nasıl yeniden ele alabileceğimize dair bir metodoloji. Bu kontrolü elde etmek, toplumu denetimi altına almak istediği güç kadar kuvvetli şekilde ve bir bütün olarak derinden etkileyen bir devrim gerektirecek.

Murray Bookchin, bir şiddetsiz devrim uzmanıydı. Tüm hayatı boyunca planlı ve plansız radikal toplumsal değişimler ve bunlara nasıl hazırlanılacağı üzerine düşündü. Makalelerinin geçtiğimiz ay Verso Books tarafından yayınlanan yeni bir koleksiyonu olan “The Next Revolution: Popular Assemblies and the Promise of Direct Democracy” (Sonraki Devrim: Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi Vaadi) yaşamından sonra onun düşüncelerini, yüz yüze olduğumuz tehditkar geleceğe taşıyor.

Sabırsız ve idealist okurlar, onu rahatsız edici derecede kalın kafalı bulabilirler. Gerçekliğin üzerinden atlayıp sonu mutlu biten hayallere dalmak istemez çünkü. Politik eylemmiş gibi görünen ama kurallara karşı gelmekten ibaret olan şeylere karşı isteksizdir: “Bir kargaşa veya ‘yaratıcı kaos politikası’ veya nahif bir ‘sokakları zapt etme’ pratiği (genellikle bir sokak festivalinden biraz fazlası), katılımcıları, ergen sürülerine dönüştürür.” Bu durum, Aşk Yazı açısından, kesinlikle İşgal Et hareketi için olduğundan daha geçerli. Yine de her zaman için haklı bir uyarı.


Sahip olduğumuz her şey, dünyadan aldıklarımız; ve giderek artan bir hız ve kibirle alırken, artık daha da azını kısır veya zehirli olarak iade ediyoruz. Fakat Bookchin, asık suratlı bir bağnaz değil. Onu ilk olarak bir anarşist olarak okudum. Muhtemelen kendi neslinin en belagatli ve düşünceli olanı. Ve anarşizmden uzaklaşarak, özgürlükten aldığı haz duygusunu yitirmedi. O hazzın ve özgürlüğün bir kez daha, kendi öforik sorumsuzluğunun enkazına gömülmesini istemiyordu.

5 Şubat 2015 Perşembe

Kobane kimin için önemli?

İspanyol gazeteci Karlos Zurutuza, Kobane başta olmak üzere bölgedeki deneyimlerini bir makaleyle aktarmış. Kobane'nin 'demokratik konfederalizm' için bir sembol haline geldiğini ileri süren Zurutuza'ya göre, yeni Ortadoğu'nun anahtarı Kürtlerin elinde. Türk hükümetinin 'matruşka bebekleri' gibi oyunlar oynayacağı öngörüsünde bulunan Zurutuza'nın makalesini paylaşıyorum. 

 Geçen 135 günde şüphesiz kahramanca bir direniş ve uluslararası koalisyonunun hava saldırıları unutulmayacak. Dört ayı aşkın bir süredir, dünyanın geri kalanının kaçışları seyrettiği, Türk hükümetinin herkesin gözü önünde cihatçıların sınırı geçmelerine göz yumduğu bir ortamda IŞİD'a karşı hendek kazarak mücadele veren kent resmi olarak özgürleşmiş durumda. Türk Cumhurbaşbakanı  Recep Tayyip Erdogan'ın gazetelere de yansıyan yorumuyla, 'Türkiye'nin, Suriye'de Kuzey Irak'takine benzer otonom yapı istemediği' Kobane'de de konuşuldu ama onlar için çok da anlam ifade etmedi. 
Erdoğan, Suriye'de 'Barzanistan' hayalinin boşuna olduğunu iddia edebilir, bu iddianın ardında ucuz petrol karşılığında Cezire kantonunun ihtiyaçlarını giderme isteği de olabilir. Ankara, bölgede Suriye'deki savaşa dair pozisyonunu belirlediği günlerdeki gibi şimdilerde İran'ın etkisinde şekillenen politik ortamda yeni ittifaklara girişebilir. Bu senaryo Erdoğan için iyi olmayabilir ama gelecekteki enerji ihtiyacının önemli bölümünü karşılayacağı Erbil'le imzaladığı anlaşmalar çerçevesinde bu iddia boşuna olmayacaktır. Yine de son günlerde Türk hükümetinin, Rojava'ya yönelik ambargolarının utancı Ankara ve Erbil arasında yeni ticari ilişkilerin kurulmasını da engellemeyecektir, diğer yandan Kobane'ye girerek 'Kürt kardeşlerine' yardım eden Peşmergelerin kendi sınırlarında hendekler kazarak Suriye'deki Kürtlerin hayati ihtiyaçlarını karşılamalarını engellediğini de gördük. 

Bütün niyetler bir yana sonuçta Suriye'de devam ettirilen modeli komşu Irak'ın görmezlikten gelmeyeceği de açık v e 2003'te illegal bir şekilde kurulup Kuzey Suriye'deki devrime öncülük eden PYD'nin PKK'yla ideolojik ortaklığı da görülmezden gelinmeyeceği gibi. 
Bahsi geçen model, Suriye'de Kürtlerin kontrolü altındaki üç bölgede, –Afrin, Kobane ve Cezire- de gerçekleştirildi, ve bu PKK lideri Abdullah Öcalan tarafından Ortadoğu'da iktidarın aygıtlarını oluşturma projesinin parçası olarak sunuldu. Projenin özü, bölgenin yapısına uymayan tekliğe, merkeziyetçi yönetime karşı çokluğu öne çıkarmak. Bir tür radikal demokrasi deneyimi olarak sunulan projede kararlar doğrudan alınırken, kollektif iktidara dair detayları Öcalan 1o yıl önce  Demokratik Konfederalizm konseptinde sunmuştu. 

4 Şubat 2015 Çarşamba

' Bugün demokrasi en iyi çokluklar arasında formüle ediliyor'

İtalya'da post-işçi geleneğinden ROAR, Marksist düşünürlerle- David Harvey, Serocko Horvat dahil- güncel meseleler üzerine görüşmeler gerçekleştirdi. İtalyan Marksist Antonio Negri'yle Lorenzo Cini ve Jerome Ross'un mülakatı da bu görüşmelerin parçası. Mülakatın 'başlama vuruşu' Negri'nin çalışmalarındaki artı değer üretiminin fabrikanın dışına, metropollere taşmasına dair teorik bir zeminde gerçekleşti. İkinci durak ise, -başlangıç noktasına bağlı kalarak-  Brezilya ve Türkiye örneğinde olduğu gibi kentlerdeki ayaklanmalar. Negri'ye göre her iki ülkedeki ayaklanmaların ortaklığı ikisinin de biyopolitik mücadele olması. Mülakat bu tanımlamayla birlikte İspanya, Yunanistan, Arap coğrafyasındaki mücadelelere kayıyor. Oldukça verimli geçen röportajın özü- bence- son cümlede: Demokrasi kavramını en iyi formüle eden çokluktur. Dünyadan çeviri kollektifinin paylaşımını aktarıyorum. 


Son yıllarda, sizin yaklaşımınızla Harvey’inki (David) arasında bir çakışma olmuş gibi görünüyor. Çalışmalarınızdaki en önemli üst üste düşmenin ne olduğunu düşünüyorsunuz ve ana fark veya gerilim olarak neyi görüyorsunuz?
Harvey’in aldığı pozisyonlar ile benim şu anki görüşleriminki arasında, en açık olarak da üretken emeğin, yaşayan emeğin – yani artı değer üretme kabiliyetine sahip olan emeğin – çağdaş dönüşümü konusunda çok net ve açık bir çakışma var gibi geliyor bana. Marx’ınThe Fragment on Machines’teki dilini kullanacak olursam, Harvey’in çalışmaları ile benimkiler arasında, değer formlarının dönüşümünün analizinde, yani büyük ölçekli sanayi yapılarına bağı ile değerden, toplumun yalnızca üretim alanında değil, aynı zamanda yeniden üretim ve dolaşımda da tamamen sermayenin mantığına tabi olduğu günümüzdeki duruma atılan adımda, kayda değer bir ortak zemin olduğunu söylerdim.
İtalyan işçiciliği [operaismo], 1970’ler sonunda hâlihazırda böyle bir analiz geliştirmiş ve o dönemde, kendisini daha geniş toplumsal alan içinde konuşlandıracak yeni mücadele formları önermişti, çünkü toplumsalın değer üretiminde bir mevki haline geldiğini anlamıştık. Artı değer üretiminin mevkisinde, fabrikadan daha geniş metropole doğru çok önemli bir kayma yaşandığını daha o yıllarda belirlemiştik. Ve bu aynı kayma, bence Harvey’in çalışmalarının da merkezi haline geldi. Bu temel bir nokta: buradan, hem artı değer elde etme meselesi hem de kârın ranta dönüşmesi meselesi çağdaş kapitalizmin Harvey’in ve benim geliştirdiğim eleştirel analizinin merkezi haline geldi.
Peki, o zaman farklar neler? Sanırım bu sadece bir şecere meselesi, bizi bu ortak analize getiren teorik güzergâh. Bu sonuçlara, aslında tüm bir işçici yaklaşımın dayandığı konsept olan emeğin niteliğindeki dönüşümünün analizinden başlayarak ulaştım. Yani, işçici “emeğin reddi” konseptinden başladım. Bu fikir ile, iki şeyi kastediyorduk. Bir yanda, bunu, kapitalist düzendeki temel norm olarak değer yasasının reddi olarak ele alıyorduk. Öte yanda bunu daha yapıcı bir şekilde, fabrikanın ötesinde, daha geniş bir toplumsal düzeydeki yeni iş üretkenliği formlarının tanınması çağrısı olarak yorumladık. Emeğin iç dönüşümünün bu Marxçı analizinden, Harvey’in ulaştığı – ve üzerine daha kapsamlı bir ampirik analiz geliştirdiği – aynı sonuçlara ulaştık.
Üretken emek konsepti ile ilgili söylemiş olduklarınızdan başlayarak, sizinle çağdaş mücadele formları ve bunların içeriği konusuna eğilmek istiyoruz. Michael Hardt ile birlikte kaleme aldığınız Commonwealth kitabınızda, bir zamanlar fabrikanın işçi sınıfı için ifade ettiği çokluğun bugün metropol olduğunu yazdınız. Bu paradigma değişiminin ışığında, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerde patlak veren son ayaklanmalarda, metropol yaşamının üretimi ve yeniden üretimi ile ilgili meselelerle bağlantılı bir dizi mücadeleyi, metropol düzeyinde verilen yeni bir sınıf mücadelesinin örnekleri olarak tanımlamak size isabetli geliyor mu?
Evet, hem de çok. Hem Türkiye’de hem de Brezilya’daki mücadeleler net şekilde biyo-politik mücadeleler. O zaman bu biyo-politik boyutu daha önce tartıştığımız yeni emek formları ile nasıl bağlantılandırabiliriz? Bu, Empire [İmparatorluk] üzerinde çalışmaya başladığımız 1995’ten beri Michael Hardt ile birlikte uğraştığımız bir mesele. Emek toplumsal emek haline geliyorsa, üretim ve kapitalist baskı toplumsal alanı yutuyorsa, bios meselesinin temel bir mesele halinde geldiğini düşündük. Refah devleti etrafında gelişen mücadeleler dizisi, sınıf mücadelesinin merkezi yönlerinden biri haline geliyordu. Bu keşif, üretken emeğin sadece (hatta esas olarak) maddi bir etkinlik olmadığını, aynı zamanda (ve çoğunlukla) maddi olmayan da bir etkinlik olduğunu anladığımızda, daha da önemli hale geldi. Yani bakımla, şefkatle, iletişimle bağlantılı ve genel hatlarıyla ‘jenerik olarak insan’ süreçleri ve etkinlikleri olarak adlandırabileceğimiz bir etkinlik.
Üretken sürecin temel olarak biyopolitik bir süreç haline nasıl geldiğini anlamamıza yardımcı olan şey, ‘jenerik olarak insan’a olan bu dikkatti. Sonuç olarak, politik olarak daha önemli mücadeleler, kendilerini biyopolitik alanda konuşlandıranlar haline geldi. Bu, daha somut kavramlarla ne anlama geliyordu? Kapsamlı ve nihai bir cevabımız yoktu. Evet, örneğin sağlığın ve eğitimin özelleştirilmesine karşı mücadele edilmesi gerektiğini sezebiliyorduk fakat daha sonra 2011’in müthiş mücadelelerinin bize gösterdiği şeyi tam olarak kavrayamıyorduk da. Biyopolitik diskurun tam olarak kendini ifade etmesi, yani çağdaş mücadelelerin yeni karakteri, bu mücadelelerle oldu. Ve metropolün bunun temel ortamı olduğu çok net hale geliyor. Bu demek değil ki her zaman öyle olacak, ancak bugün metropolün bu mücadelenin kritik mevkisi olduğu kesin.
Paris’te 1995’teki metropol grevi, bunu anlamamı sağlayan önemli bir olaydı. Paris gibi karmaşık ve boğumlu bir şehir, ulaşımdan başlayarak kenti bütün olarak bloke eden mücadeleyi tamamen destekledi. Bu mücadele, o yıllarda metropol sahnesinde ortaya çıkmakta olan çatışma ve bilgi formlarının işbirliğine dönük ve duygusal öğelerini paradigmasal anlamda ifade ediyordu. Bu yönlerin, işbirliği ve duygusal üretimle bağlantılı olarak, tamamen biyopolitik olan çağdaş metropol mücadelelerinin halen merkezinde olmaları tesadüf değil.
2011’de başlayan mücadele döngüsü, yeni bir kuruluş sürecinin olası doğumuna dair ipuçları verdi. Bugün bu hareketlerin birçoğu Michael Hardt ile birlikte, eski rejimin yeniden tesisine yol açan ‘termidoryen[1] kapanış’ olarak adlandırdığınız bir süreçle yüz yüze gibi görünüyor. Bu mücadelelerin şu anki durumunu nasıl analiz ediyorsunuz? Mevcut sonucu önlemek için neyi farklı yapmak gerekirdi?
Başlangıç olarak, bazı ayrımlar koymamız gerekiyor. Örneğin İspanya’daki seferberlik, bugün halen belirgin bir güce ve bir derece siyasal özgünlüğe sahip ve kısmen İspanya’nın, iç savaştan, tamamlanmamış demokratik geçişle Sosyalist Parti’nin başarısızlığına kadar, yirminci yüzyıldaki acılı tarihinden kaynak aldığı da görülmesi gereken, önemli bir fenomen teşkil ediyor.
Öte yandan, Occupy gibi, bilişim işçi sınıfının bir ifadesinden çok orta sınıfların seferberliği gibi görünen, çok daha muğlak bir fenomen söz konusu. Yine de, bu çok açık zayıflıkların ötesinde, Occupy bile önemli derecede bir özgünlük sergiledi, özellikle de borç ve finans kapital meselesi konusunda gelişen mücadele açısından.
Son olarak, bir süre dikkat verdiğimiz tek mesele olan ve ne yazık ki nihayetinde trajik şekilde sona eren Arap süreci var. Açık konuşursak, tek ‘termidoryen’ sonuç, görünürde demokratik ama özünde sahte bir düzenin tesis edildiği Tunus örneği oldu. Geri kalanı için, sadece devrimlerin başlangıcına şahitlik ettik, yani, başka her şeyden çok Bastille’in alınması. Her halükarda, son derece açık ifade edilmiş bu devrimci sürecin önünde daha çok zaman olduğuna ve şu anda halen olasılıklara açık olduğuna inanıyorum.

3 Şubat 2015 Salı

Syriza, Yunan solu ve sol dalgayı anlama kılavuzu


Syriza merkez komite üyesi Stathis Kouvelakis'le Sebastien Budgen Jacobin, için geçen ayın sonlarında uzun bir röportaj gerçekleştirmiş King’s College’da siyaset teorisi dersleri de veren Kouvelakis,  Philosophy and Revolution from Kant to Marx’ın yazarı, aynı zamanda da Lenin Reloaded [Yeniden Lenin, çev. Cumhur Atay, Otonom, 2011] ve Critical Companion Contemporary Marxism’in [Çağdaş Marksizm İçin Eleştirel Kılavuz, çev. Şükrü Alpagut, Yordam, 2014] editörlerinden. Syriza'nın seçim başarısı ve Yunanistan radikal solunu anlamak için oldukça verimli geçen röportajı dünyadan çeviri kollektifi, Türkçe'ye kazandırmış, paylaşıyorum. 


Biraz Syriza’dan bahseder misin; radikal sol partilerin bu koalisyonu ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Syriza, birçok farklı örgüt tarafından 2004’te bir seçim ittifakı olarak kuruldu. En büyük bileşeni Alexis Tsipras’ın partisi Synaspismos’du (ismi başlangıçta Sol ve İlerleme Koalisyonu’ydu, sonradan Sol ve Hareketler Koalisyonu oldu). Synaspismos, komünist hareket içerisindeki bir dizi ayrışmadan sonra kurulmuştu ve 1991’den beridir varlığını ayrı bir parti olarak sürdürüyordu. Diğer yandan Syriza çok daha küçük oluşumlar da içeriyor. Bunların bazıları eski Yunan aşırı solundan, özellikle ülkenin ana Maoist gruplarından olan Yunanistan Komünist Örgütü’nden (KOE) gelenler. Bu örgütün Mayıs 2012 seçimlerinde meclise giren üç milletvekili vardı. Aynı şey Troçkist bir gelenekten gelen İşçilerin Enternasyonalist Solu(DEA) ve çoğunlukla komünist geçmişi olan diğer birçok grup için de geçerli. Örneğin, eskiKomünist Parti (İç) çıkışlı Komünist Ekolojik Sol Yenilenme (AKOA).

Syriza koalisyonu 2004’te kuruldu ve başlarda mütevazi diyebileceğimiz bir başarısı vardı. Buna karşın yüzde 3’lük barajı aşıp meclise girmeyi de başardı. Uzun lafın kısası, Syriza Yunan radikal solunun görece karmaşık bir şekilde yeniden harmanlanmasından meydana geldi. 1968’den itibaren radikal sol iki kutba ayrılıyor. İlk kutup, Yunan Komünist Partisi (KKE), ki kendisi de kendi içinde iki bölünme yaşamıştı: İlki 1968’de Albaylar cuntası zamanındaAvrokomünizm eğilimli KKE’nin (İç) ortaya çıkmasına yol açan bölünme, ikincisi de 1991’de Sovyetler’in dağılmasından sonraki.
Avrokomünist parti 1987’de bir bölünme yaşadı. Bu bölünmede, başından itibaren Synaspismos’a katılan Yunan Solu (EAR) sağcı, AKOA olarak yenilenen kesim ise solcu kanadı oluşturuyordu. Bu bölünmelerden sonra geriye kalan KKE oldukça gelenekçi, 1991’deki bölünmelerden sonra daha da bir katılaşan Stalinist bir çerçeveye yapışıp kalmış bir parti haline geldi. Partinin yeniden kuruluşu sekter ve kavgacı bir zemin üzerine oldu. Yine de işçi sınıfı, halk katmanları ve bunun yanı sıra, özellikle öğrenciler olmak üzere gençlik arasında hatırı sayılır bir destekçi tabanına ulaşmayı başardı.
Diğer kutup, Synaspismos, 2004’te Syriza’nın kuruluşuyla genişlemeye başladı; ki zaten kendisi de zamanında KKE’den ayrılan iki farklı grubun birleşmesiyle ortaya çıkmıştı. Synaspismos zaman içerisinde belirgin şekilde değişti. 90’ların başında Maastricht Anlaşması’nı imzalayabilecek bir partiydi ve temel olarak sol yelpazenin ortasındaydı.
Ama işte heterojen bir partiydi ve içinde bir sürü değişik akımı barındırıyordu. Çok çetin geçen iç mücadeleler, partinin sağ ve sol kanatlarını karşı karşıya getirdi ve sağ kanat yavaş yavaş kontrolü kaybetti. Syriza’nın kuruluşu da Synaspismos’un sola dönüşünü bir anlamda resmileştirdi.
Komünist geleneğin Synaspismos’a ne gibi bir etkisi oldu?
Parti kültürünün genelinde, komünist matris açık bir şekilde hissediliyor. Partiyi oluşturan iki parçadan biri, 70’lerden itibaren beliren Yeni Toplumsal Hareketlere açılım yapan Avrokomünist-etkisinde bir eğilimden geliyor. Bu açılım sayesinde parti örgütsel ve teorik referans noktalarını yenilemede, radikalizmin yeni biçimlerini kendi mevcut Komünist yapısına aşılayabilmede yetkin olduğunu kanıtladı.
Syriza, bir yandan sendikal harekete kayda değer müdahaleler yapmaya devam ederken, diğer yandan feminist hareketler, gençlik hareketleri, alternatif küreselleşme ve ırkçılık karşıtı hareketler ile LGBT akımları ile ilişkiye geçme konusunda da rahat bir parti. Diğer parça, 1991’de KKE’den ayrılan kadro ve üyeler katmanından geliyor. Bunların büyük kısmı şimdi Sol Akım içerisinde yer alıyor. Aynı zamanda önderlikteki çoğunluk grubunun üyelerinin ve kadroların da birçoğu bu çizgiden geliyor.
Parti kadrolarının ve aktivist tabanının ana olarak eğitimli ücretliler, diplomalılar olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Çok kentli bir seçmen, aydınlar arasında çok güçlü bağları olan bir parti. 1989-1991 ayrışmalarından bu yana aydın çevrelerle bu türden ayrıcalıklı bir ilişkiyi kaybetmiş olan KKE’nin aksine Synaspismos, çok yakın bir zamana kadar yükseköğretim sendikasında mutlak çoğunluğa sahipti.

Parti önderliği ayrıca komünist damgası taşıyor. Tsipras’ın yaşı seni şaşırtmasın: kendisi 1990’ların başında KKE gençlik örgütünde bir aktivist olarak başladı. Eski kadroların ve önderlerin birçoğu yeraltı döneminde yan yana mücadele verdiler ve hapishaneden ve sınır dışı kamplarından geçmiş insanlar. Tam da bu nedenden dolayı Yunan radikal solunda bir kardeş kavgası atmosferi var, gerçi şu an sadece KKE bunu sürdürüyor (Synaspismos ve sonra da Syriza’yı “hain” diye yaftalıyor ve bu nedenle Syriza onlar için “baş düşmanı” temsil ediyor). Bundandır ki, Syriza Mayıs 2012 seçimlerinden sonra neredeyse tüm partilerle iki ilişkiler kurduğunda — hükümet kurmayı denemeye hakkı olduğu zaman yani — KKE görüşmeyi dahi reddetti.

Peki, Syriza’nın çizgisini nasıl tanımlarsın? Bu koalisyonun da anti-kapitalist bir hat izlediğini mi söylersin yoksa faaliyeti daha aşamalı, reformist bir yaklaşımın mı parçası?
Programatik ve ideolojik kimliğine bakılırsa, Syriza’nın oldukça antikapitalist bir çizgisi var; ve kendisini sosyal demokrasiden çok keskin bir şekilde ayrıştırdı. Bu nokta, Synaspismos’taki sosyal demokratlarla ittifak eğilimlerinin, gerek yerel düzeyde gerekse sendikal harekette, sosyal demokratlarla hiçbir anlaşmaya ya da koalisyona yanaşmayan eğilimlerce alaşağı edildiği Synaspismos’un kendi içindeki mücadele tarihini düşündüğümüzde daha önemli bir hal alıyor.

2006’da Alekos Alavanos’un başkan seçilmesiyle, Synaspismos’un Sosyal Demokrat kanadı, kontrolü tamamen yitirdi. Neredeyse tamamını Avrokomünist sağ grup çıkışlı EAR’lilerin oluşturduğu ve Fotis Kouvelis önderliğindeki bu sağ grup da nihai olarak Synaspismos’tan ayrılıp Demokratik Sol (Dimar) adında, Pasok ve radikal sol arasında orta yol olduğunu iddia eden bir parti kurdu. Dolayısıyla Syriza, iktidar meselesini, seçim ittifakları ve sandıktaki başarıyla tabandan gelen mücadele ve seferberliğin diyalektiğine vurgu yaparak ele alan antikapitalist bir oluşum. Bu da şu anlama geliyor: Syriza ve Synaspismos kendilerini sınıf mücadelesi partileri olarak görüyor; yani belirli sınıf çıkarlarının temsilcisi olan bir oluşum olarak. Yapmak istedikleri şey mevcut sisteme karşı kökten bir karşıtlığı (antagonizmayı) geliştirmek. Adlarının “Syriza” yani “radikal solun koalisyonu” olması da işte bu yüzden. Radikalizm ısrarı da, partinin kimliğinin çok hayati bir parçasını oluşturuyor.

Syriza aktivistleri arasındaki güç ilişkileri ne durumda? Bir de, bu koalisyonu meydana getiren oluşumların her birinde ne kadar insan var?

2012’de, Synaspismos’un yaklaşık 16.000 üyesi vardı. Maoist KOE ise 1000-1500 civarında aktiviste sahipti. Aynı şeyi üç aşağı beş yukarı AKOA için de söyleyebiliriz.
Synaspismos’un pratiği ve örgütsel formu, ideolojik pozisyon alışıyla bağlantılı olarak gelişti. Geleneğine baktığımızda, bir “aktivistler partisi” olmakla pek alakası yoktu, daha ziyade içinde büyük isimler barındıran ve esas itibarıyla seçim odaklı bir partiydi. Fakat partinin örgütsel varlığı ve eylemliliği, iki farklı düzeyde ciddi bir değişim geçirdi.
İlk olarak, Alternatif Küreselleşme ve Irkçılık Karşıtı Hareketlerde gelişen oldukça dinamik bir gençlik. Bu dinamik, partinin gençlik içindeki varlığını güçlendirdi, özellikle de geleneksel olarak pek varlık gösteremediği bir alan olan öğrenciler arasında. Partinin gençlik örgütünün şu anda binlerce üyesi var. Üstelik Tsipras’ın en yakın çevresinin hatırı sayılır bir kısmını bu genç kanattan gelen kadrolar oluşturuyor. Gerçek ideolojik radikalizmle karakterize oluyorlar ve de kendilerini Marksizm ile özdeşleştiriyorlar; çoğunlukla da Althusserci bir tonda.

İkincisi, sendikacılar 2000’lerde Synaspismos’ta daha fazla rol üstlenmeye ve partinin sol kanadının sözcülüğünü yapmaya başladılar. Büyük oranda KKE’den gelen bu sol kanat, ağırlıklı olarak, görece geleneksel sınıf mücadelesi pozisyonlarını savunan ve Avrupa Birliği’ne eleştirel yaklaşan işçi sınıfı unsurlarından oluşuyor.
Bu, partide bugün hiç ılımlı kalmadığı anlamına gelmiyor. Özellikle önde gelen ekonomi sözcüsü Yannis Dragasakis’i ve Fotis Kouvelis’e yakın olan ama onu Dimar yolunda takip etmeyi reddeden bazı kadroları düşünebiliriz.