Recommended Post Slide Out For Blogger

9 Ocak 2015 Cuma

RiMaflow; başka bir dünya yaratmak için işgal edilen fabrika


Ri Maflow sıradan bir fabrika değil, bir işgal fabrikası. Arjantin ve Brezilya örneklerinden yola çıkılarak İtalyan işçilerin ekonomik krize cevabı aynı zamanda. 2010'da kurulan kollektif üzerine şekillenen fabrika çalışanları, 'başka bir ekonomi' yaratabiliriz iddiasıyla dayanışma ağlarının genişletiyorlar, işçilerin deneyimlerini paylaşıyorum. 

Ekonomik ve finansal kriz, dünyada milyonlarca insanın işsiz kalmasına sosyal yapının bozulmasına yol açtı ve şimdiye kadar krizin müssebibi olmalarına rağmen durumdan karlı çıkan finans çevreleri oldu. 

Milano yakınlarında 330 işçinin çalıştığı, motorlara esnetilebilir parçalar üreten Trezzano sul Naviglio fabrikası 2009'daki finansal krizin ardından önce kapatıldı ve daha sonra merkezi İtalya olmak üzere çok uluslu bir şirkete (Maflow) dönüştü. 2010'da Polonya şirketi 

Boryszew'in borçları ödemesiyle fabrika faaliyete geçti ama kötü personel yönetimi sonrasında önce çalışan sayısı seksene indirildi iki yılın ardından da makinelerın Polonya'ya taşınılmasına karar verildi. Bu karar, çalışanların iki yıldır sürdürdüğü mücadelenin de başlangıcı oldu. (Trabajadores italianos reaccionan ante propuesta de reforma laboral del gobierno Renzi Libera: Sociedad civil se organiza para combatir mafia y corrupción

Patronların 2010'da aldığı karadan sonra 20 fabrika çalışanı Arjantine ve Brezilya'da MST'nin (Topraksız İşçi Hareketi) işgal eylemlerinden esinlenerek binayı işgal etme kararı aldı ve ardından RiMaflow adında bir kooperatif oluşturdular. RiMaflow  Occupy Maflow. (Halihazırda kendi markalarıyla gıda üretiliyor) 


Yerden 30 bin metre yukarıdaki küçük iki odada konuştuğumuz işçilerden Gigi Malabarba, 'kolay değildi ama kararlıydık, binayı işgal ettikten sonra fabrikadaki bütün kararları ortaklaşa almaya başladık, demokrasi içeriye girmişti' diyor. Fabrika yeniden üretime geçince yeni projeler geliştirmişler ve önce eski çalışanları ardından da göçmen ve işsizlerden fabrikaya yeni çalışan almışlar. RiMaflow kollektifi bununla da yetinmeyerek, çevrede yaşayanlarla dayanışma ağları kullanarak fabrikanı sosyal bir çekim merkezi haline gelmesi için de uğraşmışlar. 


Rimaflow çalışanları, 'başka bir ekonomi' kurmak için yola çıktıklarını vurguluyorlar, yeni bir endüstriyel plan dahilinde yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanarak 2015'e hazırlanıyorlar ve niyetlerini de yıl içinde gerçekleştirmeye azimli görünüyorlar. Azimli olduklarının bir başka göstergesi de 'Ri Maflow yaşamak istiyor' başlıklı manifestolarına Bolaşbakanı Evo Morales, MST yöneticisi Joao Pedro Stedetmen , yönetmen Ken Loach gibi isimlerin imzalamış olması. 

Fabrika çalışanlarından Hichem Msabhia, Tunuslu ve İtalya'ya geleli iki yıldan az zaman olmuş ama kooperatif içerisinde ikinci el ürünleri satıyor ve iki odalı bir evde kalabilecek duruma gelmiş. Msabhia'nın hayatı RiMaflow'la değişmiş, 'Tunus'dan politik sebepler yüzünden ayrılmak zorunda kalmış ama buradaki deneyimleri öğrendikten sonra ülkesine dönmeye kararlı' olduğunu söylüyor. Kooperatifin başka bir üyesi , 'yalnızca yaşamak değil, ölmemek de isteriz, RiMaflow yaşarsa bir devrim gerçekleşebilir'diyor. 

Soğuk savaşta ikinci dönem; yeni ve yeniden


Dördüncü Enternasyonal, Rus seksiyonu aktivisti ve gazeteci  Ilya Budraitskis, Vpered için  Lübnan kökenli Fransız siyaset bilimci Gilbert Achcar ile bugünlerde sıkça telafuz edilen yeni soğuk savaş konsepti hakkında konuşmuş. Achcar'a göre 1999 Kosova müdahalesi, yeni soğuk savaş döneminin miladı ve akabinde Rusya'da Vladimir Putin'in önünü açan süreç başladı. Etkileri bilhassa Suriye ve Ukrayna'da hissedilen 'yeni savaş'a dair Achcar'ın değerlendirmelerini Beriwan Aşcı çevirmiş, paylaşıyorum. 
 Budraitskis: Başlangıcı, sizin Rusya’nın küresel sistemdeki konumu ile ilgili fikrinizi de ilgilendiren bir soruyla yapmak istiyorum. Bu konuya ilişkin temel güncel söylem yeni soğuk savaş söylemi. Sizce bu, konuyla ilgili olan bir ifade mi, eğer öyleyse bu söylemden en fazla karlı çıkacak olan taraf hangisi?
Gilbert Achcar Achcar: Bana göre bu konuyla oldukça yakından ilişkili bir ifade ve son birkaç yıldır da durum aynı. Aslında 1999 yılındaki Kosova Savaşı’nın hemen ardından yeni Soğuk Savaş ismini verdiğim kitabımı yayımladım. Bence yeni soğuk savaş tam da o dönemde başladı. 1990lar; eski Soğuk Savaş, iki kutupluluk, Sovyetler Birliği gibi tüm unsurlar ve uluslararası ilişkilerde geçilen yeni aşamalar arasındaki geçiş yıllarıydı. 1990lı yıllarda ABD geniş bir küresel egemenlik pozisyonu elde etmişti. Bu, Amerikalı bir köşe yazarının ortaya çıkan durumu “tek kutupluluk dönemi” olarak adlandırdığı şeydi. Bunun sadece bir süreliğine böyle devam edeceğini, sonsuza kadar sürmeyeceğini, bu yüzden de ortaya bir “tek kutupluluk döneminin” çıktığını gördüğü için iyi bir analiz olmuştu. ABD’nin uluslararası ilişkilerin gelecekteki halini, tabi ki bütünüyle değil ama büyük oranda belirleyecek bir gücü var. 1990lardaki ABD stratejileri resmi belgelerine baktığınızda orada karşınıza çıkan “dünyayı şekillendirmek” üzerine geliştirilen bir çözümdür. Böyle baktığınızda da ABD’nin dünyayı, tabi ki yine tamamen değil ama büyük ölçüde değiştirebileceğinin gerçek olabileceğine dair belirgin bir algınız olur. Ayrıca o zamanlar seçenekleri, tercih hakları da vardı. Clinton’ın ilk döneminin temel tartışma konusu da buydu-Clinton bu konuyla ilgili iki söylemde bulundu. İlk söylem, 1945 sonrası ABD’nin Batı Almanya ve Japonya’ya fon vererek, ekonomik yardımlarda bulunarak, modern ekonomilere sahip olmalarını sağlayarak ve bu iki ülkeyi Batı bloğuna entegre ederek sergilediği politikalara benzer bir politikayı da Rusya için savunanlar arasında şiddetli bir tartışmaya sebep olmuştu. Bu bakış açısı II. Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa için uygulanan Marshall Planı’na benzer bir tür Marshall Planı olarak varlığını korudu.
Rehberi Madeleine Albright ve Antony Lake’in arkasından iş çeviren Zbigniew Brzezinski olan ikinci söylem ise Yeltsin Rusya’sına rağmen, tek kutuplu hakimiyeti pekiştirmekten ve Rusya’ya bir düşman gibi davranmaktan yana oldu. NATO’yu kalıcı hale getirmek ve Doğu Avrupa ile ilk Sovyet Baltık Cumhuriyetleri’ne kadar genişletmek için verilen karar bu politikanın bir parçasıydı. Elbette bu Yeltsin Rusya’sına rağmen Rusya’da ulusal bir tepki olarak ortaya çıktı. Komünizmin kökünü kazısak da bize hala düşman gibi davranacaklar gibi bir algı vardı. Benim fikrime göre bu, Rusya’daki milliyetçi hassasiyetin artmasında önemli bir faktör oldu. Üstelik bu Rusya’nın, hatta Çin’in o zamanki beklentilerine aykırı olarak Balkan savaşlarıyla, özellikle de Kosova’daki savaşı başlatma kararıyla iyice artacaktı ancak kilit nokta yine Rusya’ydı. Yeltsin, Kosova meselesinin barışçıl yolla çözümü için Miloseviç üzerinde ciddi bir baskı yaratmaya hazırlanıyordu. Fakat ABD bu seçeneği de umursamadan NATO’nun savaşa müdahil olmasını istedi. Bu NATO savaşı, 1949 yılında kurulan NATO’nun 50. yıl dönümüne damgasını vurdu. Aynı zamanda bu, sembolik bir zamanlamaydı. Nato’nun Washington’la ittifakını sürdüren Batı Avrupalıları korkutarak Amerikalılara hizmet eden Rusya’yı dışlamak konusunda nasıl bir işlev gösterdiğini buradan anlayabilirsiniz.

6 Ocak 2015 Salı

ABD'nin 15 yıldır başarıya ulaşamayan Suriye planı

Fransız yazar Thierry Meyssan, ABD'nin 2001'de Ortadoğu ve özellikle Suriye üzerine planından bugüne gelinen noktayı analiz etmiş. Yazara göre, ABD'nin başlangıçta 'Genişletilmiş Ortadoğu' projesi, Suriye'deki rejimin direnci, IŞİD'ın kontrolden çıkan gücü yüzünden sekteye uğramış durumda. ABD'nin 'liberal şahinleri'nin yeni planlar hazırladığını ileri süren Meyssan'ın analizini Niyazi Karabacak çevirmiş, paylaşıyorum. 


Dönemin ABD Başkanı George W.Busch 2001’de,Suriye’yi yıkılacak hedefler listesine aldığı zaman, üç önemli hedef belirlemişti.

Direnç eksenini” kırmak ve İsrail’in yayılmasına olanak sağlamak

Doğalgaz büyük rezervlerini el altında tutmak

“Genişletilmiş Ortadoğu” projesini yeniden düzenlemek
Hazırlanan 2005 ve 2006’da savaş planları başarısızlıkla sonuçlanınca, 2011’deki “Arap baharı” olayları planı devreye sokuldu: Müslüman Kardeşler teşkilatını iktidara taşıyacak dördüncü kuşak yeni bir savaş planı. Hal böyle olmakla birlikte, medyatik manipülasyonun olduğu bir yılın sonunda Suriye halkı serilen ölü toprağı üstünden attı ve ordusuna destek vermeye başladı. Muhalefet güçlerinin Baba Amr kasabası kuşatmasından vazgeçmesinden sonra Fransa oyundan çıkarken, ABD ve Rusya Cenevre I Konferansı sırasında (Haziran 2012) bölgeyi aralarında paylaşma planını yaptılar. Ancak bu arada herkesi şaşırtan yeni bir gelişme yaşandı; İsrail yönetimi, Fransa’nın yeni seçilen Devlet Başkanı François Hollande, ABD Dış İşleri Bakanı Hilary Clinton ve CIA Direktörü David Petraeus’un izlediği politikalara dayanarak, bölgenin paylaşım planı yapıldığı görüşme masasını devirdi. Bu aşamadan sonra, bölgeyi yeniden kan gölüne çevirecek özellikte, Nikaragua’da yapılan savaş tarzında ikinci bir savaş projesi hazırlandı (yani, paralı askerlerin sürekli bölgeye gelmesi planı). Bu ikinci savaş planı da, kalıcı bir barış olmaksızın, başarısızlıkla sonuçlandı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Cenevre II Konferansı'ndan iki gün önce konferans formatında değişiklik yapma yoluna giderek Suudi Arabistan yanlısı bir forum haline getirdi. Tam da bu gelişmelerin yaşandığı dönemde üçüncü bir savaş başladı; IŞİD savaşı. Yüz kadar sayıda cihatçılardan oluşan küçük bir grup, kısa sürede sayısı 200 bine  ulaşan, silah bakımında donanımlı ve etkin bir ordu haline geldi. Irak Sünni kesimine ve Suriye sahrasına saldırılara başladı.
Aylardan beridir, IŞİD projesinin aslında, 2013’te The New York Time gazetesinde Robin Wright tarafından yayınlanan, Ortadoğu’nun nasıl paylaşıldığını gösteren haritaya karşılık geldiğini açıklamaya çalışıyorum (aşağıda) ABD Genelkurmay Başkanlığı aslında, olup bitenlerin tam aksine, Sykes-Piccot anlaşmasının devamı yeni bir versiyonla, Suriye’nin daha radikal bir şekilde bölünmesini tasarlıyor. ABD’nin bölge tasarımcıları, var ettikleri IŞİD örgütü istenilen etnik temizlik görevini yerine getirdikten sonra, cihatçı güçler üzerine bomba atmaya başladılar. Bu durumda akla gelen ilk soru, IŞİD örgütü güçlerinden arındırılacak bölgelerin Bağdat ve Şam’a verilip, verilmeyeceği sorusudur.
JPEG - 26.2 kb
ABD yönetiminin, esas itibariyle, IŞİD örgütüne karşı askeri faaliyetleri koordine etmeyi istemediği ve Rusya’nın ise barış konferansı hazırlıklarını yaptığı dönemde, Washington’un “liberal şahinleri” yeni hedef belirlediler.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Cizîrê Kantonu'nda dokuz gün; bir devrime tanık olmak

ABD'li yazar Janet Biehl, Rojava'daki kanton deneyimine yerinde izleyip notlarını paylaşmış. 'Modası geçmiş  devlet aygıtından' uzakta Cizîrê Kantonu'nda dokuz gün geçiren Biehl'in deneyimlerini aktarıyorum 


Bir - dokuz aralık tarihinden itibaren Avusturya, Almanya, Norveç, Türkiye, İngiltere ve ABD’den akademisyenlerin oluşturduğu bir heyetin parçası olarak Rojava’yı ziyaret etme ayrıcalığına sahip oldum. 29 Kasım’da Güney Kürdistan’ın başkenti Hewlêr’de (Erbil) bir araya geldik ve ertesi gün Bölgesel Kürt Hükümeti (KRG) olarak da bilinen petro-devlet ile onun petrol politikası, patronaj politikası, çekişmeli partileri (KDP ve YNK) ve Dubai’ye öykünme gibi belirgin  istekleri hakkında bilgi edinerek geçirdik. Kısa sürede yeterince bilgi edinmiştik ve pazartesi sabahı (1 Aralık) nihayet Suriye sınırını geçip kuzey Suriye’nin nüfusun büyük çoğunluğu Kürt olan özerk bölgesi Rojava’ya girdiğimiz Dicle’ye doğru yola çıktık. Dicle nehri kanalı dardı fakat en kıyısında karşılaştığımız toplum Kürt Bölgesel Yönetimi’nden daha farklı olamazdı diye düşünüyordum. Aksine Rojava’da toplumsal ve siyasal devrimin ruhu havada dolaşıyordu. Karaya ayak bastığımızda asayiş veya devrimin sivil güvenlik güçleri tarafından karşılandık. Polis devlete, kendileri ise topluma hizmet ettiğinden asayiş, etiketli polisi reddediyor.
Cizîrê kantonunda dokuz gün
Sonraki dokuz gün boyunca, bizler modası geçmiş devletin tümden diskalifiye edildiği Rojava’nın devrimsel özyönetimini keşfetmekteydik (dikkatlerimizi dağıtacak hiçbir internet erişimi yoktu). Heyetimizin iki organizatörü Dilar Dirik (Cambridge Üniversitesi’nde yetenekli bir doktora öğrencisi) ve Devriş Çimen (Almanya’da Halk Bilgilendirme Kürt Merkezi Civaka Azad’ın Başkanı), bizleri çeşitli devrimci kurumların oluşturduğu yoğun bir geziye götürdüler. Rojava coğrafik olarak komşu olmayan üç kantondan oluşuyor; bizler batıda özellikle Kobanê’de İslam Devleti (IŞİD) ile devam etmekte olan savaş nedeniyle sadece en doğudaki Cezire (Cizîrê) kantonunu görebilecektik. Fakat her yerde sıcak karşılandık.
Rojava’nın Üçüncü Yol’u
Öncelikle Dışişleri Bakanı Amine Ossi, devrimin tarihini bize anlattı. Tek-partili bir sistem yönetimi olan Baas rejimi, çok uzun süre tüm Suriyelilerin Arap olduğunda ısrar etmiş ve ülkenin dört milyon Kürdünü kimliklerini bastırarak ve karşı çıkanları vatandaşlıktan çıkararak “Araplaştırma”ya çalışmıştı. Tunus ve Mısırlı muhalif grupların ayaklanmalara girişmesinden sonra, 2011 yılında ‘Arap Baharı’ sırasında, Suriyeli isyancılar da iç savaşı başlatarak ayağa kalktılar. 2012 yazında rejimin otoritesi, onun yetkililerini şiddetsiz yöntemlerle ikna etmede olan Kürtlerin çok az sorun yaşadığı Rojava’da çöktü.
Rojavalılar (onları böyle adlandıracağım çünkü çoğunluğu Kürtlerden oluşmakta iken burada aynı zamanda Araplar, Süryaniler, Çeçenler ve diğerleri de var) daha sonra ya kendilerine zulüm eden rejim ile ya da çoğu İslami olan silahlı muhalif gruplar ile ittifak yapma seçimi ile karşı karşıya kaldılar.
Nispeten seküler olan Rojava Kürtleri, her iki tarafı reddetti ve bunun yerine Kürt sorunu, devrimin doğası ve ulus-devlete ve kapitalizme karşı alternatif moderniteyi yeniden ele alan tutuklu Kürt lider Abdullah Öcalan’ın fikirlerine dayanan Üçüncü Yol’a yönelmeye karar verdi.

Avrupa'da popüler sol; yeni bir İskandinav modeli mi ?

Yunanistan'da Syriza, İspanya'da Podemos (Yapabiliriz) hareketlerinin bu yıl yapılacak seçimleri kazanma ihtimali ortaya çıkmışken Paul Mason'un kaleme aldığı ve kendi deyimiyle 'popüler sol' deneyimine göz atmakta fayda var. Dünyadan çeviri'nin sunduğu yazıyla birlikte Ahmet Tonak'ın bugün sendika org'da yayınlanan ekonomik krize karşı Syriza'nın planının değerlendirildiği makale de meseleyi derinleştirmek isteyenler için tavsiye edilir. 


Yunanistan ve İspanya’da bu yıl popülist solun seçimlerde zafer kazanma ihtimali gerçekten var. Aslında öyle yüksek ki, 20. yüzyılın eski, popülist olmayan solundan ayakta kalabilenler, şimdiden kıyametin eli kulağında olduğu sonucuna vardılar. Sosyal medyada her yerde, Podemos ve Syriza kelimelerini arattığınızda, geleneksel soldan da en az sağdan gelenler kadar çok olumsuz değerlendirme bulabiliyorsunuz. Kendileri pek farkında olmasa da, bu aşırı solcu grupların dertli öfkeleri Avrupa politikasında büyük ve gerçek bir şeyin olduğunun sinyali. Bana göre yeni bir sosyal demokrasi formu doğuyor gibi. Ve bu, 20. yüzyılda İşçi Partisi’ne ve onun sosyalist varyantlarına yol gösterenlerden çok farklı bir öncelikler dizisine sahip bir sosyal demokrasi.
Bunun için bir terim Bloomberg muhabiri Joe Wiesenthal tarafından icat edildi: “Tsiglesias” – Syriza lideri Alexis Tsipras (fotoğrafta sağda)  ile Podemos lideri Pablo Iglesias’ın adlarının birleşiminden oluşturulmuş bir kelime. Peki, Tsiglesias gerçekte neye denk düşüyor? İktidara geldiğinde ne yapacak? Ve başarılı olursa, Avrupa çapında yaygınlaşabilir bir model mi?
Iglesias’ın partisi 18 ay öncesine kadar yoktu; 1970’ler yeni solunun daha geleneksel bir ürünü olan Syriza, iktidara gelme olasılığı belirince, hem politikaları hem de yapısı itibariyle hızlı bir evrim yaşadı. Fakat manifestolarına baktığınızda, Avrupa parlamentosundaki 52 sandalyelik grubu Ukip’inkinden dört üye daha fazla olan Avrupa solunun 2014 Avrupa seçim programı çerçevesinde şekillendiğini görebilirsiniz.
Borç yeniden yapılandırması
Ekonomi politikasının merkezinde borç yeniden yapılandırması yer alıyor: Avrupa’daki çevre ülkelerin çoğunun yüz yüze olduğu borç azaltmanın ölçeğinin çok büyük olduğu, öyle ki bir nesil boyunca büyümeyi bastıracağı görüşü. Kemer sıkma politikalarının tersine çevrilmesi, bir miktar mali genişleme ve özelleştirme programlarının geri çevrilmesi veya sonlandırılması, ana listeyi tamamlıyor. Bu önermeler Avro bölgesi prensiplerine ve kurallarına ters olmasına rağmen, yeni sol popülist partilerin neredeyse hiçbiri Avro bölgesinden ayrılmak istemiyor. Bunun yerine, Avrupa Merkez Bankası’nın, tüketimi canlandırmak ve borç aflarını yönetmek için parasal gevşeme politikaları kullanarak borç konusunda gerçek son başvuru noktası haline gelmesini öneriyorlar.
Yani yeni sol partiler, Avrupa’nın, yüksek bir refah devleti ile, Keynesçi bir mali birlik haline gelmesini istiyorlar. Statüko bu değil ama bu, ekonomi departmanlarını dolduran profesörlerin, 1968’de sokaklardayken hayalini kurdukları şey de değil.
Serbest piyasa yorumcularının, Yunanistan’da Syriza’nın veya sonrasında yine bu yılİspanya’da Sosyalist-Podemos koalisyonunun iktidara gelmesi olasılığına sanki kıyamet kopacakmış gibi verdikleri tepki, yanıtı Avro periferisini olduğu kadar Britanya’daki politikayı da şekillendirebilecek ilginç bir soruyu öne çıkarıyor. Kamusal mülkiyete ve açık yaratan büyümeye adanmış bir Keynesçi refah devleti, Avrupa Birliği’nde mümkün mü veya izin verilebilir mi?
Şimdiye kadar, AB karşıtlığına yön veren şey çoğunlukla çeşitli AB ülkelerindeki muhafazakâr seçmenlerin sağ için önemli olan meselelerde kontrolü geri alma arzusu olmuştu: göç, iş dünyasına yönelik düzenlemeler, suç, tarım ve dış politika. Geleneksel sosyal demokratlar arasında AB projesine çok zayıf bir muhalefet olmuştu.