Recommended Post Slide Out For Blogger

23 Aralık 2014 Salı

ABD- İran yakınlaşması halklara karşı yeni bir ittifak mı?

Boston Üniversitesi öğretim görevlisi Babak Kia, viento.sur internet sitesine başlığıyla kışkırtıcı bir makale yazmış; 'halka karşı yen ittifak.' Kia, ABD, İran yakınlaşmasının İran halkına olduğu kadar bölgedeki potansiyel devrimci gelişmelere karşı da bir tehdit olduğu iddiasında. ABD, İran yakınlaşmasını bölgedeki siyasi gelişmeleri etkileyeceğini belirten yazar, Kürtlere özellikle sol eğilimli Kürtlere (İran ve Türkiye'deki) karşı tutumun da bu yakınlaşmadan payını alacağını öne sürüyor.


Hiç kimse savaş davullarının çalınmasını istemez. Düşmanlık atmosferi kazanımlarımız karşısında bir tehdit oluşturur, artık karşılıklı anlaşmalar yapmanın geçerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz'. İranlı diplomat  Mohamad Javad Zarif, 24 kasımda nükleer güvenlik anlaşma toplantısından sonra böyle konuşmuştu. 

Washington ve Tahran'da benzer analizler yapılıyor: Er ya da geç anlaşma imzalanacak ve İran, Fransa gibi ikincil bir potansiyel güç olacak, zira nükleer üretimine dair anlaşma ABD ve İran İslm Cumhuriyeti arasındaki stratejik işbrliğinin bir parçası. Sovyet bloğunun düşüşü, emperyalistlerin Irak ve Afganistan işgalleri sırasında molla diktatörlüğü asla bölgeye dair niyetlerini terk etmedi. Bu gelişmeler çerçevesinde nükleer üretim anlaşması uzun vadede potansiyel güçleri değiştireceği varsayıldığından dolayı İsrail ve Suudi Arabistan'ın sözcüsü gibi hareket eden Fransa anlaşmanın yürürlüğe girmesini arzu etmiyor.

Beyaz Saray, bölgedeki problemleri kaos olarak nitelerken, İran'daki sosyal ve ekonomik felakete dair senaryoyu da kaos mantığının içine yerleştiriyor. Petrol fiyatlarındaki düşüş İran ekonomisini daha da zor bir pozisyona iterken, molla rejimi,  yolsuzluk iddialarının artışı, gündelik hayatta daha fazla hissedilir hale gelen baskılarla kaosun tam ortasında duruyor.  Devrimin ruhani lideri Hamaney ve Başbakan Ruhani, yeni ticari ilişkilerle iktidarı sürdürmek için yeni bir imkan devşirmeyi planlıyor. ABD için ise emperyalist işgalin geçmşteki başarısızlıkları yeni ittfaklarla dengenin sağlanması bir zorunlulu haline gelmiş durumda.

Bölgedeki diğer aktör Suudi Arabistan gelişmeleri endişeyle takip ediyor zira IŞİD'ın yükselişi politik islam lehine bir gelişme olarak Suudi Arabistan'ın işine gelecek bir durum, şimdilik Tahran ve Riyad doğrudan bir çatışmanın içine girmekten kaçınıyor. Suudiler, Yemen'den Bahreyn'e ve oradan Irak'a kadar siyasal gelişmelerin kendi rejimini etkilememesi için bir yandan Şiilere karşı müdeleyi desteklerken diğer yandan da çatışmalar için de baş akör olmamayı tercih ediyor ve bütün bu niyetin ardında ise Kapitalizmin bölgesel çıkarlarını savunma gayreti yatıyor.

22 Aralık 2014 Pazartesi

Dünyanın havaya ve Havana'ya ihtiyacı var


ABD ve Küba yakınlaşmasının arka planını anlamak açısından Küba’nın 2006 itibariyle Raul Castro’nun başkanlığında yaşadığı yeni tartışma ve dönüşüm süreci önemli bir yerde duruyor. 2007’de James Petras ve Ernesto Abaya’nın Küba devriminin güncel sorunları üzerine kaleme aldıkları aşağıdaki değerlendirme yazısı, Küba’da Raul Castro’nun başlattığı tartışma sürecine dışardan bir katkı olarak kaleme alınmış ancak Fidel Castro’nun “Süper Devrimciler” başlıklı geniş ilgi uyandıran yazısında, isim verilmeden, oldukça sert bir şekilde eleştirilmişti. sendika.org sitesinde hatırlatma babında yayınlanan makaleyi aktarıyorum.


Sosyalist ekonomisiyle Küba devrimi muazzam siyasal engeller ve zorluklara rağmen olağanüstü bir güç kazandı. ABD tarafından düzenlenen bir işgal girişimini, donanma ambargosunu, yüzlerce terörist saldırıyı ve yarım yüzyıllık boykotu başarıyla atlattı. (1) Küba, SSCB’nin, Doğu Avrupa’daki kolektivist rejimlerin çöküşü ve Çin ve Hindi-Çini’nin kapitalizme geçip ve yeni bir kalkınma modeli inşa etmesinin karşısında ayakta durabildi.
Çoğu bilim insanı ve siyasi liderin -muhalifleri de dahil- belirttiği gibi, Küba çok ileri ve işlevli bir sosyal refah programı geliştirdi: Ücretsiz, evrensel, kaliteli sağlık hizmetleri ve ana okulundan üniversiteye kadar parasız eğitim. (2)

Küba, ABD’nin boykot ve baskılarına rağmen iç politikanın yanı sıra dış politikada da tüm dünyayla başarılı ekonomik ve diplomatik ilişkiler geliştirdi. (3) Ulusal ve kişisel güvenlik konusunda Küba bir dünya lideri. Suç oranları düşük ve şiddet olaylarına nadiren rastlanıyor. Terörist tehditler ve eylemler (çoğu ABD’den ve onun sürgün edilmiş Kübalı taraftarlarından kaynaklanan) azaldı ve bunlar Küba halkı için ABD veya Avrupa’ya göre çok daha düşük bir tehlike arz ediyor. Küba devriminin kesin başarısı olan, çoğu hükümeti alaşağı edebilecek dış tehditlere karşı direnme kabiliyeti, eğer devrim 21. yüzyılda ileri taşınacaksa, şu anda acil ilgi gerektiren bir dizi önemli sıkıntı yaratmıştır. Bu sıkıntılar iç siyasi gelişmelerin yanı sıra son dönemdeki dış baskıların sonucudur. Bazı sorunlar acil önlemlerin kaçınılmaz sonuçlarıydı ama artık hemen ve radikal çözümler gerektiriyor.

Devrimci Erdemler

Geçmişteki çoğu reformist veya devrimci rejim yenildiği, devrildiği ya da çöktüğü halde Küba devriminin pozitif sosyal kazanımlarının çoğunu koruyarak ayakta kalmış olması onun büyük erdemidir. ABD ve müttefikleri Guatemala’da Arbenez’in (1954), İran’da Musaddık’ın (1953), Şili’de Allende’nin (1973), Kongo’da Lumumba’nınki de dahil pek çok reformist rejimi yıktılar (1954). Beyaz Saray 1989’da Nikaragua’daki Sandinist hükümeti, 1992’de ve 2004’te Aristide rejimini ve diğer pek çoğunu devirdi. Küba ise tam tersine 1961’de ABD’nin desteklediği bir işgalden galip çıktı, 1962’de ABD’nin donanma ablukasına direndi, CIA’nın yarım yüzyıldan fazla bir süredir düzenlediği yüzlerce suikast girişimini ve terörist saldırıyı boşa çıkardı, dünya çapında ekonomik boykotu yendi. (4)
Küba yürüttüğü akılcı diplomasi sayesinde eski SSCB ülkeleri ve Doğu Avrupa ile olumlu ve elverişli ticari anlaşmalar ve yardım anlaşmaları yaptı. 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde, ABD boykotuna rağmen Küba dünyanın neredeyse tüm diğer ülkeleriyle diplomatik ve ekonomik ilişkiler geliştirmişti. Hatta 2001’de Küba, ABD ihracatçıları ve çiftçilerinden gıda ve ilaç ithalatı (olumlu olmayan, tek yanlı koşullarla) yaparak ABD’nin uyguladığı ticaret ambargosunu bile deldi.

SSCB’nin ani çöküşü ve Rusya ile Doğu Avrupa’nın Batı kapitalizmine bağlı ülkelere dönüşmesi Küba ekonomisine yıkıcı bir darbe vurdu. Ticari ortakların kaybedilmesi üretimde hızlı bir düşüşe yol açtı. Çin’in ve Hindi-Çini’nin kapitalizme geçişi çok az alternatif sunuyordu. Küba hükümeti zorunlu tasarruf ve yapısal uyumun gerçekleştirileceği ‘Özel Dönem’i başlatacak acil bir ekonomik strateji benimsedi; buna göre, kapitalist ülkelerde uygulananların tersine, ekonomik iyileşmenin sancısı tüm Küba toplumuna yayılacaktı. Küba 1990-2000’den itibaren, benzeri görülmemiş ölçüde başarılı olan sosyal güvenlik ağını koruyarak, ekonomisini dünya ekonomisinin gereklerini karşılayacak şekilde yeniden inşa etti.
Küba’nın iyileşmesi birkaç yeni eksene dayandırıldı: turizm sektörünün geniş ölçekli bir biçimde hızlı ve kapsamlı bir biçimde geliştirilmesi; Avrupa ve Latin Amerika kökenli çokuluslu şirketlerle bağlantılı uzun vadeli yatırımlar; ihraç edilen ilaçlara yönelik araştırma ve geliştirmeleri teşvik etmek için biyo-teknoloji alanına yoğun yatırımlar yapılması; Venezüella ile petrol ürünleri karşılığında Küba tıbbi ekipleri ve tıbbi tesislerinin değişimini içeren uzun vadeli, geniş ölçekli, olumlu şartlarda ticaret ve yatırım anlaşmalarının yapılması; nikel, rom, tütün ve narenciyenin geliştirilmesi ve ihracını hedefleyen ortaklıkların kurulması; ve ABD ile Kanada tarım işletmecisi şirketlerle gıda ithalat anlaşmalarının yapılması. (5) Kübalılar şeker tesislerinin çoğunu kapattılar ve şeker üretimini keskin bir biçimde azaltarak, şeker kamışı tarlalarını sınırlı bir ölçekte alternatif tahıl üreten tarlalara dönüştürdüler.

Yeni bilgisayar yüksek okullarına yapılan büyük yatırımlara (200 milyon dolar) (6), tıbbi turizm ve dış insani yardım projelerine devam edildi. Bu ekonomik strateji olumlu dış koşullarla birleşince (dünyadaki yüksek emtia fiyatları, Venezüella Başkanı Hugo Chavez’in radikalleşmesi, Latin Amerika’daki rejimlerin aşırı sağcı neo-liberal olmaktan çıkıp ılımlı merkez-sağ rejimlere dönüşmesi) ve Küba halkının büyük bir çoğunlukla gönüllü fedakarlıkta bulunması, 1994’ten itibaren yavaş ama istikrarlı bir ekonomik düzelme sağladı, ardından 2003’ten itibaren hızlı büyüme başladı.(7) Küba hükümeti derin bunalımdan ekonomik düzelmeye kadar geçen süre içinde sosyal dayanışma ağının ve refah hükümlerinin temel yapısını korudu. Tüm önemli sağlık ve eğitim programları halka açık ve ücretsiz olarak verilmeye devam edildi. Ekonomik yeniden yapılanma sırasında görevleri değiştirilen işçiler ücretlerini almaya devam ederek, devletin finanse ettiği işlerde çalışmaya ve yeni eğitim programlarına katılmaya davet edildiler. Kiralar ve kamu hizmetlerine ödenen ücretler yine düşüktü. Emekli maaşlarının ödemesine devam edildi. Büyük finansman kısıtlamalarına rağmen kültürel, sportif ve dinlence faaliyetleri gelişti. Kıtlığa ve sosyal yoksunluğa rağmen suç oranları Latin Amerika ve ABD’deki düzeylerin çok altında kaldı.

'Sosyal hareketlerin patlama dışında da anlam ifade etmesi gerekir'


'Asi Şehirler', 'Sermayenin Muamması' gibi kitapları Türkçe'ye çevrilen antropolog David Harvey, Şili'de katıldığı bir konferans sonrasında röportaj vermiş. Röportajında, 'Şili'de ya da Pekin'de yaşamanın hiçbir farkı olmadığını, kapitalist kentlerin birbirine benzemeye başladığı bir dönemde farklılıkların ortaya konulmasını önemsediğini' söyleyen Harvey, kentsel mücadele ve bu mücadele içerisinde olanlara dair önemli bir uyarıda bulunuyor; 'hoşnutsuz olmak yetmez, üretim biçimlerini de değiştirerek alternatif yaratmak gerekir.' Gezi eylemlerine de atıfta bulunan- hoşnutsuz kitlelerin eylemlerinin akabinde daha otoriter bir hükümet ortaya çıktı- Harvey'le yapılan röportajı paylaşıyorum.

Marksist düşünce çerçevesinde  kimi kez farklı konseptleri değerlendirerek, mesela semayenin işleyiş biçimine dair getirdiğiniz yeni yorumlarla tanınıyorsunuz, yine coğrafi farklılıkları da devreye sokuyorsunuz. Politik konseptinizin odağındaki kavramlarla sohbete başlayalım. 


Coğrafi farklılıklar, eşitsizliğin yeniden üretildiği bir kavrama işaret ettiği için yeniden düşünülmeli. Mesela siz burada (Şili) Avrupa konseptiyle eğitim görüyorsunuz ama bütün dünya için çözümleri araştırıyorsunuz, en azından dünyanın bir parçası olduğunuz fikrinin kabulü iyi bir şey, öte yandan dünyanın diğer yerlerindek insanlardan farklı düşünerek bir diyalog imkanını da yaratmış oluyorsunuz. Açıkçası ABD'de bir öğrencinin Afrika edebiyatı üzerine çalışmasını, Çin'de, Latin Amerika'nın herhangi bir yerinde çok kültürlülüğe kapı açılmasını çok önemsiyorum. Fakat buradan başka bir yere gelmek istiyorum; nerede olursa olsun, nereye giderse gitsin sermaye sermayedir. Birçok ülkeye yolculuk yaptım, Santiago'dayken, şimdi neredeyim Santiago'da mı, Sao Paulo'da mı diye düşündüğüm oldu, sonra Şangay'da New York için benzer soruyu sorduğum oldu. Özetle kapitalizm birçok yeri, mekanı homojenize ediyor. Mimari stillere bakın mesela birçok Çin kenti ABD'dekilerine benziyor, Santiago'da olduğu gibi hızla 'özel' mahalleler oluşuyor mesela, o zaman şu soruyu soruyorum; Santiago'nun Kaliforniya'dan ne farkı var ki? Küreselleşme kendisini dikkat çekecek şekilde kentlerde, kentlerin gelişiminde kendini gösteriyor, nereye giderseniz gidin karşılaşacağınız manzara benzer hale geliyor. Bu durum benim hoşuma gidiyor zira eğer farklı kültürlerin varlığını düşünmeye başlarsanız diyalog imkanı doğar ve en azından dinamik kapitalizmin dışına çıkarak otonom yapılar kurabilme olanağı da düşünülmeye başlanır. Bugün Katolonya'da İskoçya'da Bavyera'da 'hayatı kendi istediğimiz gibi yaşamalıyız' fikri konuşulup, farklılığımızı yaşamak istiyoruz deniliyorsa önemli bir durumla karşı karşıyayız demektir, öte yandan bütün farklılğa rağmen kapitalist sistem çerçevesinde oluşu da hesaba katalım.


Burada politik anlamda enteresan bir durum var; başlangıçta İskoçya'nın bağımsızlığını desteklememiştim sonra bana ayrılıkçıların nasyonalist olmadıkları, insanların ihtiyaç duyduğu, Londra'nın yönergelerinden bağımsız alternatif bir yapı kurmak istedikleri söylendiğinde düşündüm ve 'bunu desteklemeliyim' dedim. Öte yandan Katolonya'da durum farklı, onlar zengin ve başka yerler için vergi ödemek de istemiyorlar.

Sizin de örneklediğiniz gibi, kapitalist sistem, merkezi yapıları yok ederek, benzerlikler altında eşitisizlik, ayrımcılıkla kendini yeniden üretiyor. Burada, Santiago'da bunları düşünürken, kapitalist değerler çerçevesinde  kamusal alanları yok etme, özel kentler kurgulama eğilimi de derinleşiyor. Burada sosyal hareketlerin kentlerin problemini ele alışta problem olduğunu düşünüyorum. Sermayenin dışında alternatif bir kent düşünülebilir mi sizce? 

 Benim için sosyal hareketlerin temel başarısı kentlerdeki gündelik hayatın akışını radikal olarak değiştirebilmesiyle ilgili. Kent hakkı avramının altında mahallelerin elitleşmesine karşı çıkmak, barınma hakkının kazanılması, güvenlik güçlerinin ve paranın kontrolünden çıkarılmış kentlerin yaratılması gibi alternatif bir bakış geliştirilmesinden bahsediyorum. Bugün bunlar önemli zira kentlerin militarize edildiğini görüyoruz; halkı kontrol etmek için daha fazla polis gücüne ihtiyaç duyulduğu aşikar. Burada kentteki polis gücünün silahsızlandırılması da önemli bir çalışma alanı gibi görünüyor.


Marx'dan beri devletin her defasında burjuva sınıfının hizmetinde bir komite gibi çalıştığını biliyoruz. Gerçekte tarihte belki de daha önce olmadığı kadar önemli bir kavram bu. Kapitalistlerin komitesi olarak devlet aygıtı... Seçimler, paranın kontrolü noktasında geçişler yapmaktan başka brşey değildir ve oy veren halk figüratif oarak kaptalist sınıfın, partilerinin gerçekleştirmek istediklerine destek vermekten başka bir işlevi de olmuyor... Marx Twain'in sarkastik bir sözünü hatırlatırım; ABD kongresi, paranın satın alabileceği bir kongreden daha iyidir, yalnızca bu da değil ABD kongresi ve hükümeti yalnızca parayı değil,medya araçlarını, toplumsal yaşam içerisinde etkin diğer aygıtları da kontrol ediyor. Tam da bu noktadaşunu söylemek gerekir;  sosyal hareketlerin yalnızca güçlü olması yetmeyecektir mesea üretim biçimine de müdahale etmesi gerekir. Hoşnutsuzluk her yerde Brezilya'ya bakın yüzlerce kentte insanlar sokağa çıktı, İstanbul'a bakın sokak hareketlerinin ardından çok daha otoriter bir hükümet çıktı, sonuçta son onbeş yıldır kentlerde hoşnutsuzluk temelli hareketler gelişti. Gerçek şu ki, bu sokak hareketleri şimdiye kadar patlamadan fazla bir anlam taşımadı, sürekliliğin olmamasının nedeni de burada. Acilen alternatif politikalar geliştirilmeli ve sosyal hareketler farklılığını ortaya koymalı. Her halükarda yalnızca hoşnutsuzluk hareketi güçlendirmeye yetmeyecektir zira bu hoşnutsuzluk Avrupa'da mesela Fransa, Macaristan, Yunanistan gibi ülkelerde aşırı sağcı hareketlerin varlık zeminine de işaret ediyor. Solun onlara da 'hey gelin bize katılın'  demesi gerekir.








17 Aralık 2014 Çarşamba

'Suriye yalnızca IŞİD ve Esad arasında bölünmedi, üçüncü bir güç de var'


1976'dan bu yana Fransa'da sürgünde yaşayan Suriyeli marksist tarihçi Faruk Mardam-Bey ülkesindeki son duruma dair bir Fransız gazeteci Sylvian Cypel'e bir röportaj vermiş. Suriye'de 'siyasal çözümün bulunmasını' neredeys eimkansız gören Mardan, Birleşmiş Milletler'i insani sorunları çözüm için acil eyleme çağırıyor.


Sylvain Cypel.- Milyonlarca kurbanın verildiği, sürgünlerin yaşandığı ve kasap dükkanına benzeyen Suriye'de yaşamak nasıl bir şey? 

Faruk Mardam-Bey- Neredeyse hergün Suriye'yi düşündükçe ağlamaya başlıyorum. 2011'de bir umut olarak yükselen halk hareketinden sonra bize  'korku ve sessizliğin' ülkesi olmak kaldı. Esad'ın Şam'ın dışında esamesi okunmuyor ve Suriye'nin büyük parçası 'ulusal bütünlüğü sağlamak konusunda yetersiz kalmış durumda. Suriye'yi yakından bilenler Şam'daki ordunun arkasında İran'ın olduğunu söylüyorlar, rejim karşıtları ise politik durumu domine etmekten uzaktalar. IŞİD'a karşı mücadele zaman alacak fakat Esad, iktidarını sağlamamış olsa da gücünü yaymaya devam edecek, birbirinden farklı niyetler taşıyan gruplar da üçüncü büyük güç olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Özetle kimsenin kontrolünde olmayan durum uzun bir süre daha devam edecek.


Mart 2013'te yazdığınız bir makalede bütünsel kimliğe vurgu yapmıştınız oysa Suriye'deki çatışmalar her geçen gün genel bir bıkkınlığa doğru evrildi...

Çatışmalarda 200 bin kişi hayatını kaybetti, yaralı sayısı bundan saha fazla. Ülkenin yarı nüfusu sürgünde ve işsiz. Bu durumda öne çıkarılacak tema ne olabilir ki? Fransa'da yaşayan ve sola yakın bazı sürgünler 'laiklik' kavramını öne çıkarırken, bazıları da laikliği desteklemenin ötesinde homojen durumu tartışır halde. Sol, Esad rejiminden zarar gördü ama şimdi 'öte taraftada İslamcılar var' fikrinde, rejimin adalet duygusu olmadığını bildikleri halde bu fikir rejimin suçlarını görmek istememe noktasına kadar vardırılıyor. Çok yakınlarda Raqqa'da içinde sivillerin olduğu alışveriş merkezi bombalandı ve sol, bölge islamcıların kontrolünde olduğu için kalkıp da 'artık yeter' bile demedi. Bu kayıtsızlıkla yaşamak çok zor ve artık katlanılamaz hale gelen bu durumdan çıkış yolu bulmak zorundayız. Kırk yıldır özgürlüğü yaşamamış bir halk olarak, beş on yıl sonra dünya liderlerine 'bunca şey yaşanırken neredeydiniz' dememek için bir yol bulmalıyız.

Özgür Suriye Ordusu, asıl niyetinden uzaklaştığında Esad'ın zafer kazanmış ve  cihatçılar karşısında pozisyonunu güçlendirmiş mi oldu? 

Ebet bu bir başarı, daha kötüsü Esad, Alevi ve Hristiyaların desteğini arkasına aldı, diğer yandan Dürzüler ve Kürtler rejime karşı tarafsız bir pozisyonda kaldılar.  Rejim karşıtlarının hiçbir kredisi kalmadı ve  kendi aralarında da bölünmüş durumdalar. Bu durum çok sinir bozucu. 

Neden birleşme fikri başarısız oldu?

Suriye'de neredeyse 40 yıldır özgürlük kelimesini kullanmak dahi baskı altına alındı politik kültür yok edilmeye çalışıldı. Sürgünlerin çoğunun yaşadığı Türkiye'de insanlar orada destek gördü yine Katar ve Suudi Arabistan'da 'Suriye'nin Dostları' revaçta ve hal böyle olunca parçalanma yaşandı, öte yandan durumdan fayda çıkaranları da unutmamak gerekir. Suriye iki kampa, Deraa'da IŞİD'ın kontrolünde, diğer tarafta da Esad'ın egemenliğinde bir ülke haline gelmeyecek. Suriye'de rejim karşıtları yalnızca cihatçılar değil, eski rejim dönemindeki partiler dış güçlerle ilişki kurmanın yollarını arıyor ve Esad, IŞİD'ın yanısıra üçüncü bir güç oluşturmayı planlıyorlar. Esk imam Moaz Al Khatip, 2012-2013 yılları arasında koalisyon içinde yer aldı ve geçen ay Moskova'ya giderek, Esad sonrası rejim konusunda garantilerin verilmesi için görüşmeler yaptı. 

'Marx'ın her daim güncelliğini koruyan bir çift sözü var

Ulus Baker, 1996'da Birikim Dergisi'nde yayınlanan bir makale kaleme almıştı, daha sonra korotonomedya.org'da da yayınlanan yazı her daim güncelliğini koruyor; insanların, kitlelerin birbirinin dertlerine (hikayelerine)kayıtsızlaştığı durumlarda anlatılanın ortak bir hikaye olduğunu hatırlatmak için , yine 'zorunlu'olanın dinamiğinin yanısıra 'tesadüfi' olanın varlığını da kaydetmek için. Mesela AKP iktidarının yozlaştığı bir noktada yolsuzluk iddiaları ne kadar 'tesadüf', ne kadar 'zorunluluk' olarak görülebilir ki, ya da böyle bir mekanikleştirilmiş ayrım var mıdır? Zaten Marx, 'anlatılan senin hikayendir' derken  bütün dünyayı açıklamanın anahtarını değilde yalnızca kullanışlı bir sistem sunmamış mıydı? Tam da bu noktada 'hakikati' farklı zaviyelerden görenlern birliği, en azından hakikati keşfetme uğraşları arasındaki ortaklık ortaya çıkmıyor mu? Bu da bizi Marx'ın ikinci sözüne; bir kulübede başka sarayda başka düşünülür... götürmüyor mu? Öte yandan Marx, ''Din kitlelerin afyonu' sözünün akabinde 'ruhsuz dünyanın ruhu'ndan da bahsetmişti. Marksizm üzerine düşümmek için her daim güncelliğini koruyan makaleyi paylaşıyorum.

Marx'ın Birinci Sözü

De te fabula narratur, senin hikâyeni anlatıyorlar... Alman işçilerine İngiltere'de kapitalizmin gelişme sürecinin kanlı canlı bir anlatısını haber veren bu Latinizm, Marx'ın ele alacağımız birinci sözü... "Ama eğer Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumuna omuz silker, ya da iyimser bir biçimde Almanya'da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa, ona açıkça şunu söylemeliyim: 'De te fabula narratur!'" Kapital'in önsözünde yer alan bu sözler, iki eksen üzerinde derinleştirilebilir: Tarih her şeyden önce bir "anlatı"dır... Boulainvilliers'nin ve Abbé Mably'nin henüz bir "kavimler mücadelesi" olarak gördüğü, Alman ve İngiliz Romantiklerinin yetersiz güçlerini yaymaya başladıkları çağda ise bir "uluslar kavgası" olarak anlatılan tarih, bizzat kendisi, "sınıfların varlığının keşfi" konusunda ilk olmadığını altını çizerek hatırlatıyor olsa da, Marx'tan itibaren bir "sınıf mücadeleleri tarihi" olarak anlatılacaktır. Tarih anlatısının "hakikat" ile, "nesnel gerçeklik" ile bağlantısını koparmak mı söz konusuydu yoksa? Asla... Tarihin bir anlatı olduğu gerçeği, tam da Das Kapital'in birinci cildinin yazınsal yapısında belirir -- altbaşlığın ne olduğunu unutmayalım: Kritik der politischen Ökonomie, ekonomi-politiğin bir eleştirisi. Unutmamalı ki, Marx'ın ironik dili, epeydir, kapitalist iktisad" ilişkilerin tahlilinin, önce en vülger tasarımlarından başlayarak, burjuva ekonomi-politik "biliminin" gittikçe yoğunlaşan bir eleştiri etrafında gelişmesi gerektiğini defalarca tekrarlamıştı. Sözgelimi Hegel'de henüz bir tarihyazımı bulunmadığı, İdea'nın hareketi olarak anlaşılan evrensel bir tarih felsefesinin kendi varoluşunu tarihyazımını dışlamaya dayandığı, bir taraftan tarihsel maddeciliğin belirlenimleri ve varoluş nedenleri arasında yer alır. Öte taraftan, "bilginin ilk kaynağı" sorusu ile karşı karşıya kalırız: İlk kaynak, tarihte, her zaman ilk anlatandır. 

Köken, Heidegger'in istediği gibi, Varlık ile Hakikat arasındaki ilk bağlantıyı kuran Logos değil, Oluş ile Logos, yani dil arasındaki ilk bağı oluşturan anlatıdır. Öyleyse tarihyazımının tarih felsefesine ve onu taşıyan "Evrensel Özne" tasarımına bir önceliği olmalıdır. Marx'tan önce tarih yoktur, çünkü "senin hikayeni anlatıyorlar" formülü, tarihe yeni bir bakışın tarihe giriş anını oluşturuyor. Althusser'in hatırlattığı gibi, eğer fiziğin kıtasını Galileo açtıysa, tarihin kıtasını Marx açıyordu. Evet, tarihi "anlatış" biçimi tarihi dönüştürebilir. Abbé Mably'nin Considérations sur l'histoire de la France'ının açtığı yolda, tarihi anlatma tarzındaki değişmeler, Avrupa'nın yalnızca "düşünce" ve "algı" dünyasını değil, bizzat tarihinin kendisini de belirlememekten asla geri kalmadı. Tarihsel maddeciliğin basit bir retorik ve üslup sorunu olmadığını anlamak için (kuram yine de tözde temellenir, aynen siyasal alana açılmanın ve temel siyasal faaliyet türünün dilden ve konuşmadan geçmesi gerektiği gibi), Marx'ın açtığı kıtanın "gnoseolojik" toprağında tarihsel anlatıların bir çatışmasının (Kant'ın felsefenin alanını tasvir etmekte kullandığı şu Kampfplatz'ı, savaş meydanını yine hatırlayalım) yer aldığını ve modern tarihimizin bundan başka bir şey olmadığını görmek gerekiyor.

Peki tarihsel maddecilik içinde Marx nasıl konuşuyordu? Her şey Marx'ın Warensprache adını verdiği, "meta dolaşımının dili" ile, dilbilimci ve poetikçi Roman Jakobson'un Schriftsprache dediği "yazıların dolaşım dili" arasında kalan bir mekânın çözümlenmesine çağırıyor. "Şeyleşmiş" (Lukacs) varlıkların dolaşımı ile "nesneleriyle zorunlu bağlarından kurtulmuş" sözlerin dolaşımı, belli bir mekânda nasıl biraraya geliyorlar? Rheinische Zeitung yazarı Marx ile Genç Hegelcilere "sadece bir tüccar ve Prusya Kraliyet Ordusu'nda bir topçu" olduğunu nazik bir dille anlatan Engels'in karşılaşmaları ne ölçüde "tesadüf"dü? Dil dolaşımının yer yer siyasal karşılaşma ve temas mekânları yarattığı özel bir dünyanın varlığından söz edebiliriz. Marksizm'in oluşumu ve evrimi açısından diller alanında cereyan eden bu karşılaşma, ileride Proudhon, Lasalle, Dühring ve Bakunin'i de içine alacak, ama sözgelimi bir Nietzsche'yi dışlayacaktır. Bunların "tesadüf" olduğunu söylemek ne ölçüde doğru olur? Aynı şekilde Marx'ın, kapitalizmin doğuş süreçlerine ilişkin olarak altını çizdiği çok özel bir "tesadüf", "topraktan ve tüm diğer bağlarından bağımsızlaşmış özgür emek-gücü" ile "ticari sermaye" arasındaki "karşılaşma" da kapitalizmin oluşumu açısından asla bir tesadüf değil, bir zorunluluktu.