Recommended Post Slide Out For Blogger

9 Ekim 2014 Perşembe

Kobane direnişi ‘Büyük Buluşma’nın kapısını araladı


Sendika.org yazarı Ferda Koç, Kobane'ye destek eylemleriyle başlayan yeni süreci analiz ediyor, 'Türkiyede faşizm ve iç savaş varken Kürdistan'da demokratik uzlaşmanın mümkün olamayacağını' belirten yazarın makalesini kayıtlara alınması niyetiyle paylaşıyorum.

AKP-IŞİD koalisyonunun Kobane’yi işgal ederek Rojava devrimini ezmeye kalkışması ile birlikte Kuzey Kürdistan’da (Bakur) patlak veren halk ayaklanmaları Kürt hareketinde yeni bir sayfa açtı. Kürdistan’ı bölen devlet sınırları fiilen ortadan kalktı. Kürdistan’ın neredeyse bütün şehirlerinde polis denetimi elinden kaçırdı, sokaklar ve meydanlar isyancıların eline geçti. İsyancılar, PKK ve Öcalan dışında kimsenin inisiyatifini tanımayacaklarını ilan ederek yeni bir siyasi durum yarattılar. Başta Bingöl olmak üzere birçok şehirde isyancılar, Siyasal İslamcı çetelerle karşı karşıya geldi. Bazı kent merkezlerinde AKP ve SP binaları yakıldı, taşlandı. Kürt halkı Kobane’ye sahip çıkarken “Kürt gericiliğiyle” hesaplaşmayı da başlattı. İsyanın başında kurulan AKP- IŞİD eşitliği, Siyasi İslam’ın Kürdistan’daki bütün fraksiyonlarını içine almaya başladı. Kürdistan Devrimi’nin “iç savaş boyutu”, demokratik-laik Kürt hareketi ile “Kürt gericiliği” arasındaki bir savaş olarak şekillenmeye başladı.

AKP iktidarının Rojava devrimini ezme girişimi karşısında yalnızca Kürtleri bulmadı. Türkiye’deki AKP karşıtı cephe Rojava devrimiyle güçlü bir dayanışma yönelimine girdi. haziran isyanı ile Kürt hareketi arasında oluşan duygudaşlık, “Türk hareketi” ile “Kürt hareketi” arasındaki duvarlar, hem yoksul mahallelerde hem de büyük kentlerin merkezlerinde sarsılıyor. “Taksim”in yerine “Kobane” konularak atılan direniş sloganları, Kürt hareketinin siyasi ufkunu sınırlayan (Öcalan’ın deyişiyle) “sözde müzakere süreci”nin denklemlerinin yerini yeni siyasi denklemlere terk etmesinin artık günün görevi haline geldiğini gösteriyor.

Öcalan’ın 2013 Newrozu’nda “Barış ve Demokratik Çözüm Süreci” olarak adlandırdığı “Süreç”in, Erdoğan ve AKP tarafından “Kürt hareketinin tuzaklanması süreci” olarak planlandığı artık açıkça ortaya çıkmıştır. Karayılan’ın “AKP 2011’deki savaş konseptine geri döndü” biçimindeki belirlemesi, AKP’nin 2012’den beri Kürt hareketini “dolap”a sokmaya çalıştığı gerçeğinin kabul edilmesidir. Erdoğan, Suriye’deki iç savaşı körükleme stratejisinin başarısızlığa uğraması, Rojava Devrimi ve gerillanın alan hakimiyetiyle içine düştüğü siyasi krizi, yeni bir tasfiye stratejisini devreye sokarak aşma politikasını benimsemiştir. Erdoğan’ın bu politikayı uygulamak için benimsediği planın omurgasının, Kürt hareketini “masayla” oyalarken, Rojava devrimini Selefi çeteleriyle kuşatarak ezmek olduğu anlaşılmaktadır. AKP iktidarının bir türlü anlaşılamayan “Selefi aşkı”nın en önemli unsurunun Kürt düşmanlığı olduğu görülmektedir. Kendisini devlet iktidarına taşıyan “koalisyon ortağı” Gülen Cemaati’ne dahi tahammül edemeyen Erdoğan’ın Kürt muhalefetiyle “demokrat” bir ilişki içinde olması zaten mantıken mümkün değildi. Mantıken mümkün olmayanın gerçekte de var olmadığı Kobane saldırısıyla açığa çıkmış oldu. Özellikle yasal Kürt siyasetinde etkili olduğunu gördüğümüz “herkese faşist Kürde demokrat” bir iktidarın var olabileceği varsayımı da böylece çöktü.

8 Ekim 2014 Çarşamba

'Yeni halife Erdoğan, bölgesel savaşı tetikleyebilir'



Küba'nın eski Ankara büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, 'yeni halife' olarak tanımladığı Recep Tayyip Erdoğan'ın 'tehlikeli bir oyunun peşinde olduğunu' ileri sürüyor. Abascal'a göre, 'Suriye'yi işgal etme hevesindeki Türkiye, İran ve Rusya'yı da çatışmaların içine çekerek bölgesel bir savaş ortamı yaratabilir. Abascal'ın makalesini paylaşıyorum.

Yeni Osmanlı halifesi Recep Tayyip Erdoğan, deli değil ama çok hırslı ve ateşle oynadığının da farkında. Suriye topraklarına asker gönderilmesine dair kararın parlamentodan geçirilmesini başarması da bu durumun ifadesi.
 
Arap coğrafyasında çatışmalar başladığından bu yana AKP, 'komşularla sıfır sorun' politikası ekseninde, ana güzergahını Esad hükümetinin düşürüşlmesi üzerine şekillendirdi. Türk hükümeti, ABD ve bağlı bulunduğu NATO'yla koordineli olarak öte yandan Körfez ülkelerinin desteğiyle Tekfirci terörist grupların silahlandırılmasına, onların sınırdan geçişlerine izin verdi. ABD'nin oluşturduğu koalisyonun ve Türk hükümetinin asıl hedefi Frankeştayn'a dönüşen IŞID'a karşı mücadeleden çok onları Suriye ve Irak'taki etkinliğini kırmak noktasında kaldı.
Türk hükümeti büyük bir arzuyla Suriye'nin işgal edilmesi ve bölgedeki petrol akışının Akdeniz üzerinden yapılmasını arzu ediyor, bu arzu doğrultusunda daha önceleri Sykes- Picot'la belirlenmiş haritanın değişmesi, Kerkük ve Musul'un dahil olduğu bölgelerde varlığını sürdürmesi temel politika halinde. Tam bu noktasa cihatçıların Türkiye sınırına doğru hareketlenmesi militanların düzenli ordu gibi davranması çok anlamlı. Irak'ta Tahran ve Şam'la ilişkisi olan merkezi hükümwtin provoke edilerek yeni bir iç savaşın tetiklenmesi söz ve cihatçıların Kuzey Irak'tak Kürtlerle karşı karşıya gelme olasılığı yüksek. Ankara, Kürdistan'daki çatışmanın Rusya ve İran'ın da içine çekildiği geniş bir alana yayılması gibi tehlikeli bir oyunun içerisinde. Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Türk hükümetini Tekfircileri desteklemekle suçladı, kimbilir ABD, başka bir Ortadoğu başkentiyle ittifak peşindedir, belki de İkiz Kuleler'e yönelik saldırının acısını da gömmeye hazırlanıyordur. Barack Obama hükümeti her ne kadar Suriye'deki hükümeti devirmeyi görev olarak addetmiş olsa da İsrail'deki Siyonist partiyle birlikte bölgede yarattıkları kanser hızla ilerliyor. Tek çözüm uluslararası haklara, halkların kendi yönetimine saygı duymak olmalıdır.

6 Ekim 2014 Pazartesi

Koalisyonun 'utanç saldırıları' Türk kurnazlığı ve Kobane direnişi

ANF Haber Ajansı muhabiri Sinan Cudi Kobane'deki gelişmeleri güel özetlemiş, 'Türkiye'nin planı, Kobane'nin düşmesi ve ardından tehdit algısını gerekçe göstererek Kobane'de tampon bölge kurmak' diyen yazarın makalesini paylaşıyorum.

DAİŞ çetelerinin Kobanê’ye yönelik saldırı planına katılanlar ve amaçları hakkındaki ayrıntıları her geçen gün daha da netleşiyor. 15 Eylül günü başlayan ve Kobanê’nin işgalini hedefleyen insanlık karşıtı örgüt DAİŞ saldırıları 21. gününde. 21 gündür YPG/YPJ savaşçıları ve Kobanê halkının sınırlı imkanlarla yürüttüğü direniş sayesinde şu ana kadar hedefine ulaşmayan bu planların merkezindeki güç ise yine Türk devleti.

DAİŞ’in haziran ayında hiçbir savaş ve çatışma olmadan Musul’u alması, Irak’ta büyük bir hızla ilerlemesi, Suriye rejimine ait bazı askeri üsleri ele geçirmesi ve nihayetinde Hewler’e gelip dayanması ardından harekete geçen uluslararası güçler DAİŞ karşıtı koalisyon kurarak aktif mücadele etme kararı aldı. DAİŞ karşısında mücadelesini Irak’la sınırlı tutan koalisyon, Şengal saldırılarına karşı büyük bir rol oynayan, DAİŞ’e karşı en sonuç alıcı mücadeleyi yürüten YPG’nin Suriye ve Irak’taki direnişinin yarattığı sonuçları bile sahiplenmeye çalıştı. Özellikle Şengal direnişi sürecindeki sınırlı hava saldırılarını gerekçe göstererek “Şengal kuşatmasını kırdık” şeklinde değerlendirmelerle başarıyı sahiplenmeye çalışan Obama’nın başında bulunduğu koalisyonun yaklaşık bir haftadır DAİŞ saldırıları nedeniyle kapalı durumda bulunan Şengal güvenlik koridoruna yönelik bir hava saldırısı düzenlememesi bunu açıklar nitelikte.

Sırf bununla kalsa yine iyi. DAİŞ çetelerinin Kobanê’ye yönelik saldırısının ilk günlerindeki verdiği sözlere rağmen 20 gündür içinde bulunduğu tutum da oldukça şüphe uyandırıyor. Evet, koalisyon çeşitli kanallar üzerinden YPG ile irtibat halinde. Çeşitli düzeylerde yapılan bu görüşmelerde YPG’nin Kobanê direnişine destek verileceği, bunun koalisyonun kuruluş amacıyla uyumlu olduğu, yer tespiti ve koordinat sağlanması durumunda gerekli katkının sunulacağı belirtildi. Ancak,  DAİŞ’le mücadele amacıyla kurulduğu iddia edilen koalisyonun yüzlerce araçlık konvoyların ve ağır silahların gözle dahi görülebildiği düz bir ovada sadece sınırlı birkaç hedefi vurması, yine Kobanê çevresindeki çete noktalarındansa Suriye içlerindeki merkezlerini vurması farklı yorumlara neden oluyor.

5 Ekim 2014 Pazar

Sarejova'dan Kobane'ye

EFE haber ajansı muhabiri Ilya U. Topper, Kobane'deki son durumu Sarejova'da yaşanan katliamın ışığında değerlendiriyor. Yazara göre, 'Kobane, son kurşuna kadar direnecek ama ne koalisyon güçlerinin sözde operasyonuyla ne de Türkiye'nin tarafsızmış gibi politikasına dayanarak. Topper'in yazısını aktarıyorum. 


Sarejova'da gazetecilik yapan nesle yetişemedim, daha sonraları 1990'lı yılların ortasında aralıklı olarak gittiğim Filistin'de iki savaş ortamı hakkında bilgi sahibi olmuştum ama Sarejova önemli bir dönemeçti; imkansız olanın ismiydi. İmkansızdı zira, Avrupa'nın ortasında zengin bir kültür, iki yıl boyunca uğradığı katlamlara karşı kimse harekete geçmiyordu.
Kobane, Sarejova değil. 60 bin kişinin yaşadığı bu Kürt kenti, Suriye, Türkiye sınırında ve kentte ne bir sinagog, ne bir kütüphane mevcut. Kent iki haftadır çevresinde insani çağrılara aldırış etmeyenlerin kuşatması altında. Washington'dan Paris'e, Ankara'dan Tahran ve Bağdat'a kadar kime baksanız hatta Şam yönetimi dahil, insanlığı tehdit eden IŞİD'a karşı birleşme çağrıları yapıyor ama kimse Kürt şehrini kuşatan katliamcılara karşı parmaklarını kıpırdatmaya dahi yanaşmıyor, tek iyi haber belki de ABD'nin IŞİD'a karşı 'savunma' operasyonu başlattığından bu yana cihatçıların ilerleyişinin durması. Hiç kimse parmak kıpırdatmıyor, oysa ki ABD'nin başını çektiği büyük cihat karşıtı büyük koalisyon söylenene göre hava saldırısına başlamıştı, işin gerçeği hava saldırısı Kobane'deki durumu değiştirmez. Konuştuğum Kürtler, 'hava saldırılarında tankların imha edilmediğini' söylüyorlar. Bu durumda ABD'nin savunma stratejisinin iyi bir durum içermediği ortada IŞİD'in Kobane'ye saldırmasına engel değil özetle.

3 Ekim 2014 Cuma

Türkiye ve İsrail, İŞİD'i doğrudan destekliyor


Information clearinghouse 'da yayınlanan ve aslında çeşitli medya organlarından derlenen bilgilere göre Türkiye ve İsrail, İŞİD'i doğrudan destekliyor. ABD'nin bir yandan cihatçılara karşı operasyona giriştiği bir ortamda akıllara gelen ilk soru ise; aslında neler olduğu. Blog yazarına göre amaç Suriye'de yeni bir savaşın adımları bunlar. Hafızalarda kalması için aktarıyorum.



Jerusalem Post'ta  iyayınlanan bir habere göre NATO üyesi ve ABD'nin müttefiki Türkiye, İslam Ordusu'nu (IŞİD) finansal olarak destekliyor. Today's Zaman'da yayınlanan başka bir haberde de Türk hemşirelerin cihatçıları tedavi etmekten yoruldukları bilgisi veriliyor. Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh de Suriye'de kimyasal saldırının gerçekleşmesinde Türkiye'nin rol oynadığını yazdı.  Foreign Policy'de  yayınlanan bir makalede ise bazı cihstçıların İsrail hastanelerine taşındığı bilgisi veriliyor. BM Genel Sekreteri Bam Ki Moon, 15 sayfalık dökümanda 1974'den beri çatışmaların yaşandığı Suriye-İsrail sınırında, İsrail'in Suriye'de rejime karşı mücadele edenler için sağlık kampları kurduğunu teyit etmiş oldu, teyit edilen bilgiye göre şimdiye kadar 89 savaşçının tedavisi İsrail tarafından gerçekleştirildi hatta Başbakan Benjamin   Netanyahu şubat ayında Golan tepelerindeki hastanelerden birisini ziyaret etti.

Geçen ay The Times of Israel'de yayınlana bir haberde ise  şu bilgiler veriliyorÖzgür Suriye Ordusu savaşçılarının yakaladığı bir El Nusra militanının üzerinden İsrail'in yaptığı silah ve tıbbi desteğin videoları çıktı, daha sonra Youtube'da paylaşılan videoda daha sonra El Nusra tarafından kaçırılan Özgür Suriye Ordusu'ndan Sharif  As-Safouri'nin İsrailli yetkililerle yaptığı toplantıların görüntüleri de bulunuyor.Çeşitli yayın organlarında da teyit edilebilecek bilgiler birleştiğinde ortaya çıkan görüntü şu ABD, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Türkiye ve İsrail, cihatçıların arkasında. Gerçekte ne oluyor? Öyle görünüyor ki asıl mücadele Suriye'deki rejime karşı yeni bir savaşa girişmek.