Recommended Post Slide Out For Blogger

12 Eylül 2014 Cuma

'Barış için hakikatlerin aydınlatılması gerekir'

Kolombiya'da hükümetle, FARC-EP arasındaki barış görüşmelerinde gelinen aşamada çatışmaların kurbanları gündeme getirildi. Geçen haftalarda görüşmelerin yapıldığı Havana'da kurbanlar, komisyonla ve bir kısmı katliamlardan sorumlu askerler yüzleşme çağrısına uyarak biraraya geldi. FARC- EP, kurbanlar konusuna nasıl baktığını bugün detaylı olarak açıkladı, paylaştığım açıklama ise açıklamanın başlıklarını içeriyor. 

Hükümetle yapılan barış görüşmelerinin beşinci teması olan kurbanlar konusunda FARC-EP'nin temel prensipleri baz alarak 10 noktada topladığımız 'Çatışmanın Kurbanları ve Hakları', 'Rejimin Kurbanlaştırma Politikalarına Karşı Alternatif Politikalar' başlıklı ajandamızı sunuyoruz.

1-Çatışma süresince bütün hakikatlar aydınlatılacak.

2-Çatışmaların kurbanlarının hakları tanınmalı.

3-Politik orginazsyonlar içinde olanlar, sendikacılar, köylü hareketini destekleyen ve yerlilerin haklar tanınacak.

4-Çatışmalarda temel sorumlu devlet ve sistemin kendisidir, sorumluluğunu almalı bununla birlikte çatışmalar süresince gerillalar da kurbanlar karşısında sorumluluk üstlenir.

5- Çatışmalar sırasında kadınların durumuna dair pozitif ayrımcılık güderek, kurbanların haklarının iadesi için gerçekçi ve yararlı çalışmalar yapılması gerekir.

6-Çatışmaların kurbanlarının durumlarını iyileştirmek için özel bir fon oluşturulması hedeflenmeli.

7-Çatışmaların kurbanlarının ya da organizasyonlarının doğrudan politikaya katılması garanti altına alınması gerekir.

8- Çatışma kurbanlarının hangi şartlarda haklarının iade edileceği ve hangi araçların kullanlıacağı açıkça ve garanti verilerek ortaya konması gerekir. 

9- Anlaşılan garanti ve araçlar konusunda asla geri dönüş yapılamaz. 

10-  Sosyal ve politik olarak özür konusu temelde ulusal düzeyde uzlaşmayla mümkün olacaktır.

Şimdi çatışmalar konusundaki temel yaklaşımlarımızı ayrıntılandırıyoruz:

1. Çatışmalar sürecinde yaşananların aydınlatılması, tarihsel hakikatlerin halka anlatımı 

Kurbanlar adına hakikatlerin aydınlatılması için gerekli araçlar tedarik edilmesi gerekir. Bu noktada bizim yaklaşımımız sürecin hızlandırılması ya da resmi tarihin anlatısı karşısında hakikatlerin tarafımızca nasıl görüldüğünü ifade edilmesiyle birlikte nihai anlaşmadan bağımsız düşünülemeyeceğini belirtmek istiyoruz.  Hakikatleri araştırma komisyonu bu noktada çatışmalar sürecinde yaşananları aydınlatmak için temel bir nokta olarak öne çıkıyor ve bu komisyon tamamen bağımsız bir yapı olmalı, görevleri de şunlar olmalı: 

a) Uluslararası temel insan hakları ilkeleri ekseninde kurbanların durumunu aydınlatmaya çalışmalıdır.  b) Kurbanlara, çatışmalar süresince yaşananların nedenlerini açıklamalı ve kurbanlaştırma yaklaşımının gerçek sorumluları üzerine odaklanmalıdır. c) Komisyon, araştırmalar sürecinde kullanacağı kaynak ve araçları gerçek adaletin tesis edilmesi ve hakların iadesi temelinde düşünmelidir. d) Gelecekte kurumsal bir yapıya taşınabilecek bu komisyon başından itibaren uluslararası hak kriterlerine uygun davranmış olması da gelecekteki karakterini açığa çıkaracaktır.  e) Komisyon çalışmalarını geçerliliği ve ulusal anlamda uzlaşma nihai anlaşma çerçevesinde değerlendirilmeli.Bu noktada insan hakları müzesi, kayıplar için hafıza enstitülerinin kurulması da önemli bir araç olarak öne çıkmaktadır.

10 Eylül 2014 Çarşamba

Hınç, şiddet ve hasetin aracı olarak cihatçı köktencilik

 Cihatçıların gösteriye dönüşen eylemleri neyi gösterir? Batılı değerlere karşı kendilerini korumaya çalışan bir köktenciyle, kendileri dışında kimseye hayat hakkı tanımayan bu cihatçılar arasında ne fark var? sendika.org'da Engin Kurtay'ın çevirdiği makalesinde Sloven felsefeci Slavoj Zizek'in 'köktenciliğin yüz karası' dediği cihatçılar hakkında zihin açıcı fikirler öne sürüyor, aktarıyorum.

IŞİD’in (Irak-Şam İslam Devleti) son aylardaki yükselişi, ulus devletleri hor gören küresel sermayeye ve sömürgeciliğe karşı -I. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük güçlerin rasgele çizdikleri sınırları şimdi yeni baştan çizen- uzun mücadelede sanki yeni bir sayfaymış gibi izleniyor. IŞİD rejiminin istisnai yanı ise, yarattığı dehşet karşısında nasıl bir politika izlenmesi gerektiğine karar verilemiyor olması. IŞİD, kurdukları devletin öncelikli görevinin halkın refahını yükseltmek (sağlık, açlıkla mücadele) değil, kamusal yaşamı baştan aşağı din kurallarına göre düzenlemek olduğunu açıkça ifade etti. Egemen olduğu bölgelerde IŞİD’in insani felaketlere az ya da çok kayıtsız kalmasının da nedeni bu. Kabaca söylersek şu parolaya göre hareket ediyorlar: “Siz hele bir dininizi bulun, refah kendi kendini bulur.” IŞİD’in icraatını dayandırdığı iktidar nosyonu ile Michel Foucault’nun “bio-power” dediği ve genel refahı sürdürülebilir kılmaya yarayacak şekilde yaşamı düzenleyen modern Batı tipi iktidar nosyonu arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor: IŞİD halifesi bio-power nosyonunu tamamen reddediyor.


Bu farka bakarak IŞİD’i modernliğin öncesinde mi konumlandırmalıyız? Bilakis. Modernliğe karşı uç bir tepki olarak görmek yerine, IŞİD’i bir sapkın modernleşme örneği olarak, 19.yy Japonya’sındaki Meiji “restorasyonu” (“restorasyon” ideolojisiyle imparatorun tam otoritesi altında hızlandırılan sanayileşme modernizasyonu) ile başlayan gerici (1) modernleşme örnekleri arasında konumlandırmalıyız [(1)profesörün burada kullandığı "conservative", "liberal" sözcüğünün antinomu gibi anlaşılan "tutucu" olarak değil, "gerici" olarak çevrilmelidir. Çünkü yazının devamında da görüleceği gibi profesör liberalizmin tutuculuğun zıttı olmadığını, her ikisinin de gericiliğe açılan ideolojiler olduklarını gösterir. İngilizce siyaset terminolojisinde "gerici" sözcüğünün belirgin ve yaygın bir kullanımı yoktur. Önerilen karşılıklardan "radical" ya da "fundamentalist", yazının başlığında da görüleceği gibi p rofesör'e göre -"gerici" olmak bir yana- ilkeli duruşuyla hakiki (authentic) siyaset üretmeye daha yatkındır. Tam karşılık olarak önerilebilecek "regressive" sözcüğü ise neredeyse tamamen kullanım dışıdır - Çevirmenin notu]

IŞİD önderi Ebu Bekir El Bağdadi’nin kolunda gösterişli İsviçre saatiyle çekilmiş o bildik fotoğrafı ibretliktir: Mali kaynaklarını ve web üzeriden yürüttüğü propagandayı çok iyi örgütlemiş olsa da, kullandığı bu ileri-modern yöntemlere rağmen IŞİD katı hiyerarşik sınırlar dayatamayacağını görerek öyle çok da tutucu (2) bir ideolojik-siyasal görüş ortaya koyamamaktadır [(2) Buradaki "conservative" ise olumlu anlamda olduğundan "tutucu" olarak çevrilmiştir: IŞİD eğer görünüşteki kadar ideolojik ilkelerine bağlılık anlamında "tutucu" olabilseydi köktendinciliğin "yüzkarası" olmazdı. Jan Hus; Peter Waldo; Erasmus; Luther gibi hakiki köktendinciler bu ilkeli tutuculuğa örnektir - Çevirmenin notu ]. Bütün katı, disiplinli, köktendinci görüntü arkasında örgütün yine de bir bocalama halinde olduğunu fark edebiliyoruz: dini kurallar IŞİD milislerinin hareket tarzında sanki temel unsur değil, yalnızca destekleyici bir araç gibidir. Resmiyette Batı sapkınlığına karşı savaşma ideolojisini işlerken, diğer yanda gösterişli orjiler, gasp ve soygunlar, toplu tecavüzler, imansızları işkenceden geçirip katletmek, IŞİD çetelerinin gündelik etkinlikleri arasındadır.

Daha da yakından bakarsak, IŞİD militanlarının her şeyi feda etmeye hazır görüntüsü de gerçekle pek örtüşmüyor. Friedrich Nietzsche Batı uygarlığının tutku ve bağlılıklardan uzaklaşmış bir Son İnsan tipine doğru yol aldığını uzun zaman önce tespit etmiştir. Hayal kurma yetisini yitirmiş, yaşam yorgunu, risk almayan, yalnızca rahatlık ve güvenlik arayan bir insan tipi: “Ara sıra biraz zehir: Bu, hoş rüyalar verir ve sonunda biraz fazlaca zehir, hoş bir ölüm getirir. Günlük küçük zevklerle, gecelik küçük zevklerle yaşarlar ama yine de sağlıklarına çok değer verirler. ‘Mutlu olmanın yolunu buldum’ der ve göz kırpar Son İnsan.”

5 Eylül 2014 Cuma

Ethica; bir hayat bilgisi kitabı

Ulus Baker'in daha önce Körotonomedya'da yayınlanmış yazısını paylaşıyorum.

Felsefenin büyük kitaplarının harikulade bir özelliği, hem "sokaktaki insan"ın okuyup anlayabileceği, hem de yalnızca işin "jargonundan" haberdar olan uzmanların, felsefecilerin deşifre edebilecekleri iki ayrı anahtarda, iki ayrı düzlemde yazılmış olmalarıdır. Spinoza'nın Ethica'sı işte bu tür kitaplar arasında yer alıyor. Onu sokaktaki insanın okuyup anlayabilmesi, bütün teknik okuma ve takip etme zorluklarına rağmen, yalnızca mümkün değildir, zorunludur. Marx'ın kendi eseri için söyledikleri, özellikle Spinoza'nın Ethica'sı için de tekrar edilebilir --de te fabula narratur, senin hikâyeni anlatıyorlar... Öncelikle 500-600 bildik ve sıradan "sözcük"ten oluşan bir kelime dağarcığını yeterli bulan bir eserle başbaşayız. Bunlar, Spinozacı felsefe tarafından örgütlenmiş hallerinden ve bağlamlarından bağımsız olarak ele alındıklarında, ne teknik ne de dile özgü uhrevi anlamlar içerirler --Tanrı, sıfat, töz, öz, günlük hayatın kavramlarıdırlar. Herkes, sevinç ile kederin ne olduğunu bilir ve hisseder. Sevgi sözcüğünü tanımadığını söyleyecek tek bir kişi yoktur. Üstelik kederi kedersiz biri, sevgiyi sevgisiz biri de kavrar rahatlıkla. Her insan, başka her insan kadar, fikirlere ve duygulara, heyecanlara sahiptir. Öyleyse Ethica'yı "anlayamamak" diye bir şey söz konusu olamaz.


Zaten, bütün belirlenimlerini içeriyor olmasına rağmen, eserine Ontoloji, Epistemoloji, Kozmoloji türünden bir başlığı yakıştıramayıp, Etik adını veren yine Spinoza'dır. Onun bu tercihine uyarak, eserini tam anlamıyla bir günlük yaşam pratiği kitabı olarak ele almaya özen göstermek gerekiyor: Bir hayat bilgisi kitabı... Orada yalnızca --herkesin doğal olarak hakkında bir fikre "sahip olduğu" --günlük hayattan, yaşam pratiğinden, tutkulardan, imgelemden, ve bireysel veya kollektif yaşamdan bahsedilmektedir. Buna karşın, ilk bakışta belki sokaktaki okuyucuyu dehşete düşürebilecek sunuluş biçimi (Öklid geometrisinde olduğu gibi, tanımlar, belitler, önermeler, kanıtlar olarak düzenlenmiş geometrik bir sunum içinde) çerçevesinde sürekli olarak Tanrıdan, Tözden, Sıfatlardan bahsedilmesi cesaret kırıcı olabilir.

Fluctuatio Animi 

Spinoza felsefesi, "ruhların dalgalanışı"nı siyasal yaşamın genel görünümü olarak, hatta tam bir model olarak ortaya atmakla başlar. Buna göre insanlar, kendilerine boyun eğdirebilecek kesin ve belirli yasalar bulunmadığında, böyle bir yasalı düzeni kendileri de üretmiş olmadıklarında, umutla korku arasında salınıp dururlar. Daha bu tesbit anında bile, Spinoza felsefesinin alabildiğine siyasallaştığı kesindir, çünkü önünde sonunda tarihe şöyle kabaca bir göz atmak bile, siyasal rejimlerin çoğunun bu iki duygunun kitleselleşmesine dayandığını gösterecektir: Tebalara verilen umut ya da yüreklere salınan korku... Umut taşıyan günlerinde insanlar mümkün olduğunca küstahtırlar; kalkıp işlerin pek de o kadar kolay olmadığını, bu umutlarının gerçekleşmesinin pekâlâ olanaksız olduğunu onlara söylemeye kalkışırsanız sizi hiç takmazlar, hatta hakaret ederler... Ama gün gelip talih döndüğünde ve gelecekleri konusunda kuşkuya, hatta korkuya kapıldıklarında, en saçma sapan nasuhat bile onlar için, içinde bulundukları kötü durumdan kendilerini kurtaracak bir sihirli değnek haline gelir. 

Filistin; çalınmış topraklardan bir devlet çıkar mı?

The Independent muhabiri Robert Fisk'e göre İsrail'in son saldırı sonrasında işgal ettiği topraklar bir hırsızlık eylemi olmakla birlikte Filistin devletine de elveda demenin başka bir açıklaması. 1948'de İsrail devletinin kurulmasından bu yana işgal edilen alanların genişletildiğini belirten Fisk'e göre eğer Mahmud Abbas, Gazze'yi kontrol edemezse Filistin'e elveda demenin vakti gelmiştir. Fisk'in sendika.org tarafından çevrilen yazısını paylaşıyorum.

Filistin topraklarının bir kısmı daha kaybedildi. Filistin’in dört bin dönümlük arazisi daha İsrail hükümeti tarafından çalınmışken -el koyma hırsızlıktır değil mi?- dünya bilindik bahanelerini uydurmaya devam ediyor. Amerikalılar bunun ateşkesi ”olumsuz etkilediğini’’ söyledi ki bu Meksika, Teksas’ın dört bin dönümlük büyük bir parçasını koparıp alsa ve ABD’deki kaçak göçmenleri için evler inşa etmeye karar verse vereceği muhtemel tepki kadar etkili değildi. Ama ”Filistin” (tırnak işareti kullanımı hiç bu kadar gerekli olmamıştı) 1993′te Oslo Sözleşmesi imzaladığından beri son otuz yılın en büyük toprak ilhakını yapan İsrail’in yaptığı yanına kar kalıyor.

İsrail Başbakanı İzhak Rabin ve El-Fetih lideri Yaser Arafat’ın el sıkışması, taahhütler ve bölgenin el değiştirmesi ve askeri geri çekilmeler, Kudüs, mülteciler ve geri dönüş hakkı gibi önemli şeyleri herkes birbirine işleri kolaylaştıracak derecede güvenene kadar erteleme azmi… Dünyanın her iki tarafa da mali cömertlik göstermesi boşuna değil, fakat en son toprak işgali ”Filistin”i sadece küçültmekle kalmıyor aynı zamanda Filistinlilerin hem İsraillilerle paylaşmaları beklenen başkentle hem de Beytüllahim’le ilişkisini koparmak için Kudüs çevresindeki beton çemberini genişletiyor

İsrailli Yahudi yerleşimi olan Etzion konseyinin bu hırsızlığı, haziran ayında üç Yahudi gencin kaçırılıp öldürülmesine ceza amaçlı olarak nitelendirdiğini görmek aydınlatıcı oldu. Etzion konseyi yaptığı açıklamada Üç gencin öldürülmesinin amacı bizlere korku vermek, gündelik yaşamımızı altüst etmek ve bu memleket üzerindeki (aynen bu şekilde) haklarımızın doğruluğunu sorgulatmaktı. Bizim yanıtımız ise yerleşim alanını güçlendirmektir” dedi. Böylece tarihte ilk defa “Filistin” toprakları güvenlik bahaneleri, toprak sözleşmeleri ya da tanrı öyle istedi diye değil intikam hırsıyla ele geçirilmiş oldu.

2 Eylül 2014 Salı

İslam Devleti ve Ortadoğu'nun değişen jeopolitiği

Tarihçi Immanuel Wallerstein, İslam Devleti'nin ilanından sonraki siyasal pozisyonları analiz etmiş. ABD'nin cihatçı grupları teşvik ettiği halde hava operasyonu yapmak durumunda kalması, Kürtler ve İran'ın hatta çekingen de olsa Türkiye'nin cihatçıların karşısında pozisyon alışı bölgenin jeo-politiğini etkileyecek gibi görünüyor. Wallerstein'ın analizini aktarıyorum.



Öyle görünüyor ki; İslam Devleti (eski IŞID) Ortadoğu'daki diğer gruplara göre korku yaratarak bölgenin bitmez tükenmez şekilde yeniden ele alınan jeopolitiği içerisinde de facto bir şekilde keskinleşmiş ittifaklar yaratacak gibi.  Birdenbire farklı niyetler olsa da İran ve ABD'yi Kürtler konusunda (Tıpkı Irak ve Suriye'de olduğu gibi) İsrail ve Türkiye'yi Suriye'deki Beşar Esad hükümetini, Batılı ülkeleri hatta Rusya'yı yan yana gördük. Bu durum,  bölgedeki Filsitin, İsrail ve Ukrayna'daki çatışmalardaki jeo-politik pozisyonları değiştirmez belki ama emin olun etkileme ihtimali yakındır.

Şüphesiz bölgedeki bütün aktörler orta vadede temel amaçlarını takip etmesi bakımından farklılıklar arz ediyor, bunu anlamak için ağustos ayının ilk gününden yarısına kadar geçen süredeki olaylara bakmak yeterli. Irak'ta Nuri Al Maliki hükümeti ABD'nin baskısı altında görevini bırakmak zorunda kaldı,  Ayetullah Ali Sistani, İran ve Kürtler temelde Irak'taki Sünni hükümete karşı ortak bir noktaya geldiler, peki bu niçin önemli? Çünkü hepsi içinde içeriden halifelik rejimine verilecek destek tehlike arz ediyor. ABD, Ezidilerin, Iraklı Hristiyanların  katledilmesine karşı hava operasyonu düzenledi ve özel birlikleri harekete geçirdi bu anlamıyla da de facto şekilde Esad hükümetine destek vermiş durumda zira cihatçıların Erbil'e girmesi ihtimalini şimdilik düşünmek dahi istemiyorlar.